Röportaj: Zeycan Atasoy
Fotoğraf: Batuhan Aydın

Evet, oyunculuğu kadar fikirleriyle ve yazdığı şiirleriyle de dikkat çeken Gonca Vuslateri’den bahsediyorum. Teklifimi kabul ettikten sonra, internet üzerinden bugüne kadar onunla yapılan bazı röportajları araştırdım. Açık söylemeliyim ki “Peki ama ben ne soracağım bu kıza?” diye kara kara düşünmeye başladım. Çünkü; sorulan soruları, tekrar tekrar sormanın hiç bir faydası yoktu. Benim merak ettiğim onun hayata bakışı, yazan tarafı, hatta çocukluğuna dair anılarıydı. Bu heyecan ve motivasyonla tüm hazırlıklarımı tamamladım.
Ve sonunda söyleyişi günümüz geldi çattı.
Gonca’yı ilk görüşümü unutmam. Arkası dönük oturmuş, karşısındakine hararetle bir şeyler anlatıyordu. Geldiğimi anlayınca arkasını döndü ve göz göze geldiğimiz an, “Tamam !” dedim. Tam da tahmin ettiğim gibi; içten, samimi, sıcacık gülümseyen bir Gonca! Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi- düşüncesini sonuna kadar hissettirdi bana. Birer türk kahvesi söyleyip, oturduk karşılıklı.
Bir insanı bugüne kadar yaptıklarıyla tanımlamak, bazı sıfatların önüne adını yazmak çok da zor değildir. Ama ben bugüne kadar yazılıp çizilenler şöyle dursun, seni senden dinlemek istiyorum. Kendini nasıl tanımlıyorsun? Gonca kimdir, ne yapar, nasıl bir kadındır?
Spesifik şeyler söylemek aslında insan için çok zor. Çünkü; devamlı değişimi kucaklayan varlıklarız ve değişmesek de zaten etrafımızdaki koşullar değişiyor. Ama kendimi tanımlamayı sevdiğim şeyler elbette var. İyimserlik ve merhamet mesela benim için çok önemli. Onun dışında, içinde bulunduğum dünyanın zaman zaman düşünceli, zaman zaman en yalnız ve depresifi, zaman zaman çok hareketli, saldırgan ve daha terörize insanı olabiliyorum.
Bu birbirinden farklı ruh hallerini nasıl dengeliyorsun?
Her zaman kendim etmiyorum. Bazen de hayat ediyor. Bazen de sadece iyi olmak istediğimi bağırdığım zamanları yaşıyorum. Melih Cevdet Anday, “Trajediyi de ne kadar abartırsan, o kadar komedi olur.” derken çok doğru bir noktaya değinmiştir. Benim trajedilerim de hep gülerek ve güldürerektir. Naif olamadım hiç bir zaman. “Biraz kırgınım…” diyemedim, efkarlı olamadım. Hep o meyhanenin kovulan insanı oldum.
Senin bir şair yönün de var. Gonca Vuslateri aynı zamanda şairdir diyebilir miyiz?
Benim kendime teknik olarak şairim dememem lazımdır, mütevazilik anlamında değil. Çünkü; içinde çok iyi matematikler olan şiirler okudum. Şimdi Anne Carson’un Kırmızının Otobiyografisi kitabını okuyorum ve hakikatten kitabı kapatıp, her bölümde kıskançlığımdan köpürdüğümü hissediyorum. ‘Nasıl bir matematikle bunu yazabildin?’ diyorum.
Şiirlerini yayınladığın, ‘Giriş Katın Bir Altı’ isminde bir blog sayfan var. Blog açma fikri nereden geldi aklına?
Fikir arkadaşlardan geldi. Ben hala anlamıyorum, arkadaşlarım düzenliyor. Ben sadece şiirleri koyuyorum. Ama şimdi çok üst üste olmasın diye şiir yazmak istemiyorum. Yazdıklarımı bir kitap projesinde değerlendireceğim.
Nasıl bir içerik düşünüyorsun peki? Sadece şiirler mi olacak?
Hayır. Sadece şiirleri koyayım, ona bir de güzel kapak hazırlansın gibi bir şey istemiyorum. Fotoğraflarla ve resimle, illüstrasyonla dolu olmasını istiyorum.
Hangi şairleri okursun?… Yazarken etkilendiğin şairler var mıdır?
Nazım da var ama Bejan Matur da var, Küçük İskender de var ama Göksel Bekmezci de var… Şiir yazarken hayattan ilham alırsın aslında ama o da bütün okuduklarını içine alır. Hatta finalini kendin getirdiğin hayat hikayeleri de çok yardımcı olur…
Bu arada çok merak ettiğim bir şey var. Sen acaba içtiğinde nasıl bir kadın oluyorsun?
Acısını belli etmeyip, kahkaha atan bir tip oluyorum. Hiç ağlamam ama iki katı sese koşarım.

HAYALLERİMİN HİÇ BİRİNDEN VAZGEÇMEDİM
Güncellemek adına soruyorum, bu aralar neler yapıyorsun?
Çok detaylı bilgi veremiyorum ama sezona yeni bir dizi başladı. Ve eğer zamanı ayarlayabilirsek, yazın uzun metrajlı bir film çekeceğiz. Bütün bunların dışında çoğu zaman Dot’da vakit geçiriyorum. Önümüzdeki sezona yeni oyunlar olacak. Genel, kalabalık bir ailemiz var. Murat Daltaban, yerine, zamanına, oyununa, çeşidine, performansa göre, vermek istediğimiz mesaja, o süreçte uygun olan oyuncuyu yerleştiriyor.
Bu yıl Süper Nova diye bir oyun yapıldı Dot’da. Bu, beni kendi adıma çok harekete geçiren bir şey oldu. Beş aydır, haftada dört gün spora gidiyorum. Dizide de çok uzun mesailer harcıyoruz. Bir topuklu ayakkabıyla onsekiz saat durmak, gerçekten insanın canını acıtıyor ve bir süre sonra kalbini de acıtıyor. Bu anlamda Küçük Sırlar’dan çok emekli olduğum için, hemen spora başladım. Bu sene aynı dertten ne ben, ne ekibim muzdarip olsun isterim.
Hazır projelerinden bahsediyorken, hayal ettiğin kariyer nasıldır? Sen şimdi o kariyerin neresinde olduğunu düşünüyorsun?
Çok tutkum var.Örneğin; kariyerimdeki en büyük hedeflerimden biri de; bitki bilimine halim olmaktır. Bu oyunculuğa da çok faydalı.Hayatta hiç değişmez, çok da sakız etmeyeceğim bir söz vardır. Çok küçük yaşta söylemişimdir ve bunun dikkat çekiciliği de yirmi altı yaşıma kadar bana şekil vermiştir. Ben hep fikri merak edilen bir kadın olmak istemişimdir. Bu cümle benim çok merkezimde duruyor. Dolayısıyla bir şey söylemek istersem; şarkı da söylerim, bale de yaparım, dans da ederim. Her şeyi kullanabilmeliyim. Zaten insan bunu yapmalı. Yoksa dizi yapıp kendini ismen tanıtıp, sonraki bütün sosyolojik, psikolojik ve politik görüşlerin şanın arkasına bir elbisenin kuyruğu gibi dizilmesi taraftarı değilim. Hayallerimin hiç birinden vazgeçmediğim bir noktadayım.

Teknolojiye bağımlı mısındır?
Hayır, anlarım ama bağımlılığım yoktur.
Twitter’ı aktif kullananıyorsun. Peki gün içinde gelişen olayların sosyal medyadaki yansımaları hakkında ne düşünüyorsun?
İyi tarafları da var, cılkını çıkaran tarafları da var. ‘Sosyal medyayı desteklemek’ cümlesi beni son zamanlarda çok düşündürüyor. Desteklemesen de var olacak bir şey gibi… Zaten sen bunun hem içindesin, hem dışındasın. Artık iki kümenin kesiştiği bir toplumda yaşıyoruz ve bu da dar alanda kısa paslaşma doğuruyor.
Twitter benim için gerçekten anlık iletidir. Yani bir ölüm haberinin arkasından, o anda sevinçle oluşmuş bir şeyin kaydedilmesi, benim çok yadırgadığım bir şey değil. İnsan değil midir zaten bir eliyle bir şey yaparken, öbür eliyle de başka bir şey yapan, aklı başka yerde olup da geri geri yürüyebilen? Dolayısıyla bana bu tepkiler çok abartı geliyor. Sadece su götürmez bir şekilde o konuyla ilgilenmek gerektiği zamanlarda, o gün, o haberi okumadığı her halinden belli ama internette de aktif olan birinin yazdığı bir şey, beni sadece aynı havayı soluduğumuz birey olarak, düşündürüyor. ‘Neden gazete okumuyorsun?’ diye sorguluyorum. Birilerini iyi etmek için gazete haberleri okunmalı.
Son zamanlarda sosyal medyada da yazılı basında da çok tepki alan bir konu var ki o da; şehir tiyatrolarının yönetiminin bir bürokrata verilmesi. Bir tiyatro oyuncusu olarak ne düşünüyorsun?
Bilge Karasu’nun “Sanat aşkın bir etkinliktir..” diye bir cümlesi vardır. Orada güzel bir şeyden bahsediyor. Bunun konuşulacak hiç bir tarafı yok. Sanatçının hakkı, tamamiyle sanatçıda olmalı. Bir milletin bütün damar yollarını açan şey sanattır. Ama sanatla ilgili bütün adımlar kötüye, menfaaate, karara, bürokrasiye, kağıda dayatıldığı vakit, sanatın kendi çerçevesinde bu zamana kadar anlaşılmayan bir sebepten dolayı, şöyle bir gücü vardır ki, bunu yapan adama atar tokadını. Çok ciddi atar.
Ben bazen düşünüyorum. Bu düzen böyle gittiği sürece, ileride çocuklara, sanata dair doğru düzgün gösterebileceğimiz bir şeyler kalmayacak galiba. Bu aslında geleceğe yönelik bir tehdit sanki. Sen nasıl bakıyorsun bu konuya? Sence de Türkiye’de sanat yapmak, günden güne zorlaşıyor mu?
Belki izletemeyeceksin. Ama doğru düzgün’ün ne olduğunu öğretebilmen için çok alternatifin olmuş olacak.
Bence zeki adam, pratik zekada biri her şeyin altından kalkabilir, üstüne de çıkabilir.
Hiç bir rolü sevmeyerek oynadığın oldu mu? Bir rolü sence sevmeden de oynamak mümkün müdür?
Bir rol bir insanı temsil ediyorsa, bir insan bir toplumu temsil eder aynı zamanda. Ne kadar çok insan seversen, ne kadar çok şey seversen, o kadar iyi oyuncu olursun. Sevmek temel ilkesi. Ama şöyle bir hukuku vardır; karakterin kendi yerleşimiyle, duruşuyla ve diğer karakterlerle ilişkisiyle ve senin karakterle kurduğun ilişkideki temel problem kabul edilebilir. Kabul edilirle, sevememekle haklıyım da ayrı cümlelerdir.
Oyuncu olmanın geri dönüşlerinden bir tanesi de hayranlık. Hayranlık nasıl bir şey? Senin hayran olduğun insanlar ya da sana hayran olunması hakkında ne düşünüyorsun?
Bana biri hayran olduğunu dile getirdiği süreçlerde manipüle ediliyormuş gibi oluyorum ve geriliyorum. Ama hayranlık çok güzel bir duygudur. O yüzden de, bunu normalleştirmeye çalışıyorum. Biri bana “Gonca Hanım, ben size çok hayranım..” diye yaklaştığı zaman, şöyle bir sonuca varıyorum; hayranlıkla ilgili normalleşememiş, bir duygu varsa onu da ben taşıyorum demektir. İnsan hayran olur çünkü; bunu abartacak bir şey yok ki. Ben de hayranlıkları olan biriyim. Ve bana hayran olunduğu vakit kendim nasıl hayransam, onu öğretiyormuşcasına, hep o çizgide kalıyor diyalog. Ve öteye geçemiyor. Ben, bana hayran olundukça beslenen biri değilim.
Eskiden inandığın ama zaman geçtikçe inancını kaybettiğin bir şey var mı?
Aile.
Aile derken?.. kendi kuracağın aileden mi bahsediyorsun?…
Aile kurmak çok zor geliyor. İnancım kalmadı.
Anne olmayı düşünmez misin?
İnancım yok.
‘Mutluluk’ dediğimde aklına ne geliyor?
Hiç bir şey.
Kadere inanır mısın?
Baht dönüşümüne inanırım.
Hayatında çok radikal kararlar aldığın dönemlerin oldu mu?
Oldu.
***
Ard arda sorduğum sorulara kısa ve net cevaplar alınca önce duraksıyorum. Şaşırıyorum ve ona çok da çaktırmadan heyecanlanıyorum. Evet, nedense ben bu kızın verdiği her cevap sonrasında, yeniden heyecanlanıyorum. Sonra, devam etmeye çalışıyorum ve “Ben biraz seni sanki şöyle görüyorum.. bir sabah sahilde karşılaşacağız, sırt çantanı almışsın.. ‘Ben gidiyorum, şimdi karşılaştığımız için bir tek sen biliyorsun.. yoksa kimsenin de haberi olmazdı. Hadi eyvallah.’ deyip gideceksin gibi geliyor.” diyorum. Sonra sormak istediğimi hala soramadığımı anlıyorum. Ama Gonca da sanırım çırpınışımı fark etmiş olacak ki gülmeye başlıyoruz.

Aslında sormak istediğim şu kadar kolay; her şeyi bir anda bırakıp gidebilir misin?
Ben Dot’un ilk auditionuna girdiğimde, çok yakın bir arkadaşım, benden sonaki sıradaydı. Murat Daltaban çok beğenmiş beni ve “Gonca nasıldır?” diye sormuş. Arkadaşım da; “Valla şu kapıdan biraz önce çıktı, Çin’e gitmiş olabilir.” demiş.
Gitmekle ilgili dünyaya rahatsızlık vermeyen bir halim var. Çok sık, haber vermeden, aniden basar giderim. Türkiye’de de bir kaç tane nokta var. Bir köyde ya da ovada bir ev. Oralara gitmişliğim vardır. Bir tanesini sevdiğim insanla paylaşmıştım. Hiç unutmam, etrafta hiç ev yoktu. Tepede dolunay vardı ve şehirlerarası dağlardan yapılan yolculukları görüyorduk. O sessizlikte, dolunay ve ormanın kendi gerginliğinin ortasında oturuyorduk. Bir ara twitter’a girdim. Amy Winehouse’ın ölüm haberini orada okudum. Ve hayatımın en güzel diyalogunu yaşamıştım sevdiğim insanla. Ölmek,yaşamak ve sanat üzerine. Ama öyle bir ambiyanstaydı ki bütün söylediklerimiz, aynı zamanda gerçekleşiyor hissini vermişti. İşte benim için bir şeyin hayata geçirilmesi, bu kadar da kolaydır. Şimdi Nietzsche’nin niye öyle yerlere kaçtığını anlıyorum.
Peki ya İstanbul’dayken nasıl hissediyorsun? Burayı hiç bilmeyen, görmeyen birine nasıl anlatırdın?
Burası bana çok iyi geliyor. Fakat; İstanbul, kırk yaşına gelene kadar anlatmış ve sonra bir trafik kazasında bütün duyularını yitirmiş bir kadının bakıma muhtaç ama o şuh ve alımlı hali gibi… Keşke zamanında onu dinleyebilseymişiz ve yetişebilseymişiz dediğim zamanlar var
ÖNCELERİ TİYATROYA NEFRET EDEREK GİTTİM
Şimdiki aklım olsa asla yapmam dediğin bir şey var mı?
Valla, bir tane bir şey öğrenmediğim bir şey var mı diye düşünüyorum. Elbette pişman oldum ama acayip şeyler öğrendim. Olumlu anlamda da demiyorum. Başıma gelebilecek olumsuz şeyleri önleyen, büyük aksilikler yaşadım. Ama bu sayede de başıma gelebilecek, daha kötü şeyler gelmemiş oldu. Ruhun ve bedenin disipline olması, okuduklarınla ve izahla olabilen bir şey değil. Asla yapmam dediğim öyle çok bir şey bulamıyorum. Ama şimdiki aklım olsa, idare ettiğim insanlar vardı, etmezdim. Korktuğum için “Nasılsınız?” dediğim insanlar çok oldu. Hiç korkmazdım şimdi. Yaşamadan anlamak da mümkün değil. Benim bu disipline çok ihtiyacım vardı. Çünkü; benim enerjimde bir kız için fazlası var.
Sen nasıl bir çocuktun? O zamanlarda böyle enerjik miydin?
Ben lisede, üçüncü kattan, en alt kata inerken asla merdivenleri kullanmayan, trabzanlardan kayan, ilk okul hayatı boyunca, borulara kağıt doldurup, belediye otobüslerine fırlatan, yumurtalar atan, çöpü çöpe atmayan, çünkü; balkondan insanlara atan bir enerjiye sahiptim. Sonra ailem 9-10 yaşında tiyatroya gönderdi. Aile zoruyla olduğu için önceleri çok nefret ederek gittim. Ama sonra tiyatro sayesinde, bütün yapmak ve söylemek istediğim şeyleri sığdırabileceğim bir alan buldum kendime.
Çocukluğuna dair, aklına kendinle ilgili gelen ilk anın nedir?
Hayal kırıklığını yaşadığım ilk anımı hatırlıyorum. Dokuz – on yıl önce İncirlik’te Amerikan Hava Lojmanları’nda oturuyorduk. Babam emekli olduktan sonra Bursa’ya taşındık ve hayatın hiç lojmanlardaki gibi olmadığını gördüğüm zaman, kendimi çok güvensiz hissetmiştim. Çünkü; orada bir korunaklı kentte yaşıyorduk. Bursa’daysa artık bir mahalle çocuğuydum. On yıl boyunca, o sınırların dışını devamlı terörist bölgeymiş gibi düşünüp, ancak o sınırın içinde kalındıkça mutlu olunabileceği gibi bir algım vardı. Çünkü; dedem, amcam, dayım hepsi asker. Dolayısıyla çocukluğumla ilgili en önemli kırılma noktası; güvenmek ya da güvenmediğimi hissettiğim o andır.

Yalnızlık sana nasıl geliyor? Sever misin yalnızlığı?
Koşa koşa yalnız kalmak istediğim zamanlar olur. “Eve gitsem, bir yalnız müzik açsam..” dediğim zamanlar. Ben oyuncu olarak, bütün yaşam enerjimi ayna karşısında, kulaklığı takıp, kendim söylüyormuşum gibi, deodorant şişesini alıp, şarkı söyleyen -hala bunu yapan bir insan olduğum için, bundan çok şey öğreniyorum. Kamera oyunculuğundan işin enerjisine kadar. O yüzden de yalnızlık, bana çok şey öğretiyor bunu es geçemem.
Ruh haline göre müzik zevkin nasıl değişimler gösterir. Mesela mutsuz anlarında arabesk müzik dinlediğin olmuş mudur hiç?
Yok ama Deniz Kızı Eftelya dinlerim.. Müziğin durduğu bir şeyi dinlerim. Mesela hard core müzik çok dinlemem. Alternatif de genelde ruhuma göredir ve o bir bardır benim için. Özellikle oyun çalışırken alternatif müzik çok yardımcı olur. Benim için olay Rock’n Roll’dur. Belki biraz Mississippi John Hurt gibi balad diyebileceğimiz ya da blues, country çok severim. Onların tarihçelerini araştırma sürecinden de zevk alırım. Bilmeden bir hikayenin başı olmuş müzikleri çok severim. Sesim kısıldığı zaman opera ve jazz dinlemeyi çok severim. Bağıramadığın zaman kendi içinde bağırıyorsun dinlerken.
Aynı insana tutulup senelerce peşinden gitmek gibi, aynı şarkıya da tutulup üst üste defalarca kez dinlediğin olur mu?
Aynı insana tutulup senelerce gittiğimi çok hatırlamıyorum. Ama eğer bir şeyler yazıyorsam, aynı şarkı olur. Şimdi bir şeyler yazıyorum. Müzik yardımcı oluyor. Müziksiz hiç yapamam, sabah kalktığım gibi müzik duymalıyım. Hiç sessizlikte oturup senaryo okuduğumu hatırlamıyorum mesela. Kafamda o rejiyi hemen yapıyorum.
‘Kafamda o rejiyi hemen yapıyorum’ deyince aklıma geldi. Ben bazen kulaklığımı takıp, sokakta sokakta yürürken, dinlediğim müziğe uygun içimden bazı klipler çekerim. Bunu senin de yaptığın olur mu?
Genellikle bir şeyler yazıyorum kafamda. Herhangi bir oyunun prova sürecini hayal ettiğim müzikler var. Hazırlandığım anlar ya da kondisyon çalıştığım zamanlar. Kendimi beslerken ve çıplakken hayal ediyorum. Çünkü; bu mesleki anlamda bana katkısı olan bir şey. Ama bunu da bilerek yapmıyorum. Çünkü; ben ergenliğe girdiğimde artık tiyatro çoktan hayatımdaydı.
Çocukluğundan, ergenliğinden bahsettik ama acaba Gonca yaşlanınca nasıl bir kadın olacak? Gelecekteki halini gözünün önünde canlandırabiliyor musun?
Kadife koltuğumda, 57 kediyle birlikte, bir Cihangir dairesinin, birinci katında kokusundan rahatsız olunan kadın olarak yaşayacağım galiba J Bende kendimden önceki zamanı konuşma eğilimi çok fazla var. Ama yaşlandığımda nasıl olacağım hakkında tam da bir fikrim yok. Galiba problemli bir kadın olurum. Bir yandan da torun morun olsa iyi olurdu gibi geliyor. Bazen yaşlanınca; ölümün çok doğal karşılandığı ve herkesin de çok abartmadığı Afrika’da bir köyde ölmeyi düşünürüm. Çünkü; bunlar doğal şeyler. Bu anlamda çok katıyım. Mesela İzlanda çok sevdiğim bir yer. Bir kere soğuk yerde yaşlanmak istediğim kesin. Zaten benim üşümem lazım. Yoksa ruhum durulacak gibi değil !

AŞIK OLMA DÜŞÜNCESİNDEN ASLA VAZGEÇMEDİM
Senin dünyanda ‘Aşk, Adalet ve Asla’ bir araya gelince nasıl oluyor?
Bu kaosta ve bu psikolojide aşk dedikleri zaman beklenti hep; büyük cümledir. Bunu çok kıssadan hisseye kavuşturalım hiç öyle bir kavram yok beynimde. Üçünü ne bir araya getirebildim. Ne bir arada tutabildim. Ne de birbirinden ayırabildim. Ama aşkı çok seviyorum ve aşk onuncu köyün kapısız bekçisi gibi.
Gördüklerin ya da yaşadıkların senin aşka olan tavrını değiştirmene sebep oldu mu? ‘Daha da kimseye güvenmem’ dediğin, sert dönemeçlerin…
Hayatta ondan başkasını sevemeyeceğimi sandığım insandan vazgeçtim ama aşık olma düşüncesinden vazgeçmedim.
Nostaljiden hoşlanır mısın? Şansın olsaydı hangi dönemde yaşamak isterdin?
Stil olarak da, düşünce olarak da otuzlarda yaşamak isterdim. Paris’te olmak güzel olurdu. Ama o yıllarda her yerde olabilirim. Burası da muhteşem.
***
Ve “Koleksiyonların var mıdır?” diyerek, söyleyişiye başladığımdaki aynı heyecanımla, son sorumu soruyorum. Ne hoş tesadüf ki; teneke kutu koleksiyonu varmış… Teneke olmasa da, elimle boyadığım bir ahşap kutu hediye ediyorum Gonca’ya…

Kutunun içinden ‘yeni şiirlerini yazar belki…” diye iliştirdiğim defter çıkıyor. Kokluyor sayfalarını uzun uzun.
Ve bu defa o bana soruyor..
“Sen de koklamaz mısın ilk aldığında kitapları böyle?..” diye ve ekliyor hemen ardından, “Dino Buzzatti ya da Calvino kitaplarını koklamak çok güzeldir. Tavsiye ederim J ”

Mutluluk deyince aklına ne geliyor diye sorduğumda, “Hiç bir şey..” diyen Gonca şimdi, “İşte budur mutluluk..” diyor ve bunu bana sonuna kadar hissettiriyor.
Hediyemi beğenmesi ve işine yaracak olması, beni de çok sevindiriyor. Çünkü; sonradan Gonca’dan öğreniyorum ki; beğenmediği bir hediyeyi gayet dürüst bir şekilde söyler ve değiştirirmiş J
Teneke kutu koleksiyonunun en değerli parçalarından bir tanesi de, geçen yıl vefat eden, dedesinin annesi Atike Babaannesinden yadigarmış.
Bu anıyı da Gonca’nın ağzından dinleyelim istiyorum ve başlıyor anlatmaya;
Dedemin annesi, Atike Babaanne yaşamımda çok özel yere sahip olan bir kadındır. Geçen yıl vefat etti ve onun gençlik dikiş kutusunu hediye ettiler bana. Üzerinde, “Melek Çiklet” yazıyor. Ve hiç tesadüf olmadığını düşünürüm o melek kutusunun bana gelişinin. Çünkü meleklere olan inancım ve sempatim de ondan sonra başlamıştır.
Benim sorularım burada bitiyor. Ama Gonca’yla hala konuşulası bir dolu şey var gibi hissediyorum… Sohbetin sonunda bir kere daha anlıyorum ki; onu dinlemekten harikulade bir keyif almışım ve iyi ki ilk söyleyişim için onu seçmişim. Tanıştığımız andan beri, insanı tamamen kendine odaklamayı başaran bir enerjisi var çünkü. Yanındayken, hiç sıkınılmayacak cinste olan insanlardan o. Bana ayırdığı vakitten ve samimiyetinden dolayı çok teşekkür ediyorum. Vedalaşırken, karşılıklı birer kadeh bir şeyler içme sözünü de koparmayı ihmal etmiyorum. Dedim ya; benim, bu fikri merak edilen kadınla konuşmak istediğim çok konu ve yine karşılıklı oturup, yüzümüze konduracağımız gülümsemeler var…
