1 yorum

Kürtaj, Sezaryen ve Zeynep Kamil Hastanesi

Her konuda olduğu gibi yine bu konuda da herkes ayaklandı… Her kafadan bir ses çıkmaya başladı, ağzı olan konuşur vaziyette yine. Madem öyle ben de fikirlerimi yazayım dedim. Üstelik son zamanlarda yakından bu konularla ilgili deneyimler yaşamışken, paylaşmamak olmazdı.

Kürtaj kelimesini tanımlamaya gerek olmadan başlıyorum yazmaya. Sanırım artık ne işe yaradığını bilmeyen yoktur. Ama görüyorum ki; yeni yeni tanımlamalar getiriliyor bu konuya. Örneğin; “Cinayettir.” gibi.

İtiraf etmeliyim ki; reşit olduğumdan beri AKP ya da herhangi başka bir partiye oy vermedim. Bilinçli bir apolitik olmayı tercih ettim. Bu ülkede kafayı yememek istiyorsanız en mantıklısı bana göre buydu. Dolayısıyla, yazacaklarım Recep Tayyip Erdoğan ya da başka bir devlet adamına olan sempatiden ya da tam tersi nefretten kaynaklanmıyor.

Evet, kürtaj bir cinayettir. Buna katılmamak benim gibi doğumun kutsallığına inanan bir kadın için imkansız. Bu konuyla ilgili bana gelecek eleştirileri tahmin edebiliyorum; embriyonun can olduğunu savunuyorsan o zaman yumurta da yeme civciv olur gibi gibi.

Söz konusu kadın olmaksa ve siz eğer doğurganlığınızın muhteşem kutsallığını an ve an hissediyorsanız bütün bu cümlelerin bir önemi kalmayacaktır. Dolayısıyla benim için de bütün bu açıklamaların önemi kalmıyor.

Ülkemizde insanlar, bir çok konuda fevri ve bilinçsiz olduğu gibi kadın hastalıkları konusunda da bilinçsiz. Örneğin; kaç kadın ilk gebeliğinde çocuğunu aldırırsa bir daha gebe kalma ihtimalinin çok düşük olduğunu biliyor. Eminim bu konuda da kendinize bir takım telkinler ve eminim yine bilimsel açıklamalar bulmuşsunuzdur. Ama narkozla ameliyata alındığınız da bile “Narkozun yapabilecekleri ve ameliyatların uyanma garantisi olmadığına dair” size her zaman kağıt imzalatırlarken, her şeye o kadar da güvenmemeniz gerektiğini biliyorsunuzdur diye düşünmek istiyorum.

Düşünmek istiyorum. Çünkü; bugün çoğu kadın bakire olmamaya başladıktan, hamile olana kadar geçen evrede jinekoloğa o kadar az gidiyor ki. 6 ayda bir yapılması gereken Smear Testi’ni kaçınız düzenli olarak yaptırıyor merak ediyorum.

Özel muayenelerin çoğu reşit olmamış genç kızların kürtaj evi haline gelmiş durumda. Artık sağlıklı olanın değil, paralı olanın makbul olduğu bir dönemde yaşıyoruz.

Hiç bir konuda tek taraflı bakmadığım gibi buna da elbette bakmıyorum. Tabii ki istenmeyen bir anda olmuş bir çocuğu doğurmak içten değil. Olabilir. O halde çözüm kürtaj mıdır? Yoksa korunmak mıdır?

Bazı erkekler, prezervatifin düzgün korunma sağlamadığını, kadınların spiralle bile hamile kaldığını söyleyebilir. Haklı da olabilirsiniz. Fakat, gerçekten çok merak ediyorum; çişiniz geldiğinde altınıza yapıyor musunuz? Spermini tutup dışarıya boşalmak bu kadar zor olmamalı. Ya da altınızı da bezleyelim ister misiniz?

Ben işe duygusal yönüyle de baktığımda, bir kadının kürtaj edilmesinin bu denli basit olmamasından yanayım. Kürtajı yapıp yarım saat içinde hastaneden çıkarıyorlar kadınları. Peki bunun psikolojik tedavisi veriliyor mu yanında? Tabii ki de hayır. Gülüyorsunuz değil mi? Burası Türkiye ne psikolojik desteği diyorsunuz. Ben de öyle diyorum.

Bir erkek çocuk doğduktan sonra baba olur, ama bir kadın hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren annedir artık. İstediği kadar mantıklı düşünen, duygularından çok mantığıyla hareket eden bir kadın olursa olsun yine de o kürtaj masasında iki bacağını açmak hiç de öyle sanıldığı gibi basit ve kolay olmayacaktır.

Sezaryen konusuna gelince; bu kadınlar tarafından artık son zamanlarda kaçış olarak algılanmış bir yöntem olmuştur. Etrafımda da bir çok kadında bunu gözlemledim. Doğumdan korktuğu için, bilinçli olarak sezaryeni tercih eden anneler var. Bu yanlış. Çünkü; doğum bir kadının vücudundaki bütün kirli kanı temizlemesi, hücrelerinin yenilenmesi için harikulade bir imkan. Çocuğun sağlığı açısından da normal doğum her zaman daha iyi. Fakat; burada Recep Tayyip Erdoğan’ın dediğine de dikkat etmek gerekiyor. Üst üste birden fazla sezaryenin yapılması sandığınız kadar kolay bir şey değildir. Çünkü; dışarıdan bakıldığında hızlı bir iyileşme görülse de rahim ve karın içten de dikildiği için organların iyileşme süreci vardır. Üst üste sezaryenler de bu açıdan sağlıklı değildir. Ama artık özel hastaneler ilk aksilikte hemen sezaryene alıyor gebeyi. Neden? Çünkü; daha çok para kazanacak. Kısacası özel hastaneler artık ticarethaneden farksız işliyor. Bu her hastalıkta böyle.

Peki ya devlet hastaneleri?

İşte orası daha da büyük felaket !

Yaklaşık 10 gün önce başımdan geçen bir doğum vakasını ve ayrıca bir parça alım işlemini anlatmak istiyorum. Böylece bunca şeyi nereden bildiğimi de anlamış olacaksınız.

Kuzenimin eşi 10 gün önce Zeynep Kamil Devlet Hastanesi’nde doğum yaptı. Ama nasıl? Biz hastaneye vardığımızda rahim 3 cm kadar genişlemişti yani hali hazırda genişlemesi gereken 6/7 santimimiz daha vardı. Hasta bakıcı hastamızın koluna girdi ve bize “Vedalaşın” dedi. “Neden?” diye sorduğumuzda, doğumdan sonra bile 5 saat göremeceğimizi öğrendik !

Neden mi?
Çünkü; burası devlet hastanesi ! Öyle kimsenin konforu falan söz konusu değil. Her hastanın yakını yanına çıkarsa orası ne hale gelirdi? Peki dedik mecburen kabul ettik. Gözümün arkada kala kala gönderdik kızcağızı hasta bakıcıyla beraber doğumhaneye. Ve tam 10 saat haber alamadık. 10 saatin sonunda kuzenimin ismi okundu ve eşiniz doğum yaptı dediler. Tabi göz yaşları içinde kaldık. Sanki savaştan zafer haberi almış, ülkemizi kurtarmıştık. Biraz para verip toplu oda yerine özel odaya aldıracaktık ki anneyi, berbat bir haber duyduk.

SAYIN ZEYNEP KAMİL HASTANESİ DOKTORLARI; DOĞUMDAN SONRA EŞİNİ KADININ İÇİNDE UNUTMUŞLAR ! VE ACİL AMELİYATA ALMAK ZORUNDA KALMIŞLAR !

Hemen açıklıyorum; eş nedir? Bebeğin anne karnında yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlayan organ büyüklüğünde bir parçadır. Ve bu parça doğum sonrasında hemen alınmazsa, annenin midesine yapışarak zehirleyip, onu öldürür. Öldürebilir değil, öldürür ! O kadar da net !

O saatlerin nasıl geçtiğini, devlet hastanesinde olduğumuz için nasıl hakkımızı savunamadığımızı, dereyi geçinceye kadar ayıya dayı demek neymiş orada öğrendiğimizi anlatmama sanırım gerek yok. Çünkü; devlet hastanelerindeki çoğu doktorun ve hasta bakıcının size hayvan gibi davrandığına şahit olmuşsunuzdur. Ve eminim, sırf sizin işinizi görsün diye ya sabır çekip sustuğunuz da olmuştur. İşte bize de olan buydu !

Doğumdan sonra 5 saat görmemizin sebebini de böylece anlamış olduk. Doktorlar, eşi içeride unutabilirler, ameliyat yapabilirler, hastanızı denek gibi kullanıp, kesip biçebilirler vs vs vs !

Bununla beraber yine bir kaç hafta önce başka bir vaka daha yaşandı Zeynep Kamil Hastanesi’nde ! 18li yaşlarında bir genç kız fazlaca akıntı gelmesinden şüphelenip hastaneye gitti. Önce askerlik muayanesi kıvamında geçen bir toplu soyunma ve muayene edilme sahnesine şahit oldu ürkerek, sonra tahlil için parça alınması gerektiğine karar verdi doktorlar. Kız bilinçsiz, kızın annesi bilinçsiz ertesi gün ameliyata aldılar kızı.

Ameliyattan çıktığında toplu bir odaya almışlardı. Odanın içinde her yaştan hasta kadınlar var ve sorguya çekiyorlar kızı inceden. Hayırdır bu yaşta neyin vardı diye diye. İğneleye iğneleye. Kız sessiz, annesi sessiz. Arada kanaması oluyor kızın.. Akşama doğru çıkıyor kızla anne hastaneden eve gidiyorlar.

İki gün sonra feci bir ateşlenme geliyor kıza. Öyle böyle değil. Hemen acil bir başka devlet hastanesine götürülüyor kız ve öğreniyorlar ki; o ameliyat esnasında “ENFEKSİYON KAPMIŞ!”
Bir iğne yapıp gönderiyorlar kızı.

Tövbe ediyor kızla annesi bir daha Zeynep Kamil Hastanesi’ne gitmeyiz diye. Aradan aylar geçiyor sonra üç/beş kuruş fazla para verip, Amerikan Hastanesi’ne gidiyor kız. Muhteşem bir doktorla tanışıyor orada. Bu doktor Alper Mumcu’dan başkası da değil. Başından geçenleri anlatıyor genç kız. Alper Bey; muayeneden sonra hemen açıklık getiriyor duruma. Çok basit bir rahatsızlığı olduğunu ve bunun çok basit 10 dakikalık bir dondurma işlemiyle sonuçlandırılabileceğinden bahsediyor.

Yani devlet hastanesinde çekilen onca çileye gerek yokmuş ! Bence ülkenin önde gelenleri özellikle bu konulara eğilmeliler. Kadın Hastalıklar Hastaneleri çoğaltılmalı ve daha fazla denetlenmeli. Sadece Tayyip Erdoğan’ı sevmiyoruz diye her söylediğine muhalif olmak, özellikle söz konusu sağlıksa, bana göre fazla faşizanca bir tavır.

Eğer bu konularla ilgili daha fazla bilgiye sahip olmak istiyorsanız, işte size önerebileceğim doktor Alper Mumcu ve internet sitesi; http://www.mumcu.com/

Sağlıklı Kalın !

Çengelköy/İstanbul
ZEYCAN ATASOY

0 yorum

Anonim sordu: Bloguna bayildim resmen solemek istediklerimi yazmissin

Eyvallah, çok yaşa sen.

0 yorum

thebeyin sordu: sana bi kaç senerya verebilirim? al kullan bişiler yap bende durdukça benimle ölecekler :)

zeycanatasoy@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.

0 yorum

Ona “ ‘Mutluluk’ dediğimde aklına ne geliyor?” diye sordum ve “Hiç bir şey…” cevabını aldım.


Röportaj: Zeycan Atasoy

Fotoğraf: Batuhan Aydın


     

Evet, oyunculuğu kadar fikirleriyle ve yazdığı şiirleriyle de dikkat çeken Gonca Vuslateri’den bahsediyorum. Teklifimi kabul ettikten sonra, internet üzerinden bugüne kadar onunla yapılan bazı röportajları araştırdım. Açık söylemeliyim ki “Peki ama ben ne soracağım bu kıza?” diye kara kara düşünmeye başladım. Çünkü; sorulan soruları, tekrar tekrar sormanın hiç bir faydası yoktu. Benim merak ettiğim onun hayata bakışı, yazan tarafı, hatta çocukluğuna dair anılarıydı. Bu heyecan ve motivasyonla tüm hazırlıklarımı tamamladım.

Ve sonunda söyleyişi günümüz geldi çattı.

Gonca’yı ilk görüşümü unutmam. Arkası dönük oturmuş, karşısındakine hararetle bir şeyler anlatıyordu. Geldiğimi anlayınca arkasını döndü ve göz göze geldiğimiz an, “Tamam !” dedim. Tam da tahmin ettiğim gibi; içten, samimi, sıcacık gülümseyen bir Gonca! Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi- düşüncesini sonuna kadar hissettirdi bana. Birer türk kahvesi söyleyip, oturduk karşılıklı.

 

Bir insanı bugüne kadar yaptıklarıyla tanımlamak, bazı sıfatların önüne adını yazmak çok da zor değildir. Ama ben bugüne kadar yazılıp çizilenler şöyle dursun, seni senden dinlemek istiyorum. Kendini nasıl tanımlıyorsun? Gonca kimdir, ne yapar, nasıl bir kadındır?

Spesifik şeyler söylemek aslında insan için çok zor. Çünkü; devamlı değişimi kucaklayan varlıklarız ve değişmesek de zaten etrafımızdaki koşullar değişiyor. Ama kendimi tanımlamayı sevdiğim şeyler elbette var. İyimserlik ve merhamet mesela benim için çok önemli. Onun dışında, içinde bulunduğum dünyanın zaman zaman  düşünceli, zaman zaman en yalnız ve depresifi, zaman zaman çok hareketli, saldırgan ve daha terörize insanı olabiliyorum.

Bu birbirinden farklı ruh hallerini nasıl dengeliyorsun?

Her zaman kendim etmiyorum. Bazen de hayat ediyor. Bazen de sadece iyi olmak istediğimi bağırdığım zamanları yaşıyorum. Melih Cevdet Anday, “Trajediyi de ne kadar abartırsan, o kadar komedi olur.” derken çok doğru bir noktaya değinmiştir. Benim trajedilerim de hep gülerek ve güldürerektir. Naif olamadım hiç bir zaman. “Biraz kırgınım…” diyemedim, efkarlı olamadım. Hep o meyhanenin kovulan insanı oldum.

Senin bir şair yönün de var. Gonca Vuslateri aynı zamanda şairdir diyebilir miyiz?

Benim kendime teknik olarak şairim dememem lazımdır, mütevazilik anlamında değil. Çünkü; içinde çok iyi matematikler olan şiirler okudum. Şimdi Anne Carson’un Kırmızının Otobiyografisi kitabını okuyorum ve hakikatten kitabı kapatıp, her bölümde kıskançlığımdan köpürdüğümü hissediyorum. ‘Nasıl bir matematikle bunu yazabildin?’ diyorum.

Şiirlerini yayınladığın, ‘Giriş Katın Bir Altı’ isminde bir blog sayfan var. Blog açma fikri nereden geldi aklına?

Fikir arkadaşlardan geldi. Ben hala anlamıyorum, arkadaşlarım düzenliyor. Ben sadece şiirleri koyuyorum. Ama şimdi çok üst üste olmasın diye şiir yazmak istemiyorum. Yazdıklarımı bir kitap projesinde değerlendireceğim.

Nasıl bir içerik düşünüyorsun peki? Sadece şiirler mi olacak?

Hayır. Sadece şiirleri koyayım, ona bir de güzel kapak hazırlansın gibi bir şey istemiyorum. Fotoğraflarla ve resimle, illüstrasyonla dolu olmasını istiyorum.

Hangi şairleri okursun?… Yazarken etkilendiğin şairler var mıdır?

Nazım da var ama Bejan Matur da var, Küçük İskender de var ama Göksel Bekmezci de var… Şiir yazarken hayattan ilham alırsın aslında ama o da bütün okuduklarını içine alır. Hatta finalini kendin getirdiğin hayat hikayeleri de çok yardımcı olur…

Bu arada çok merak ettiğim bir şey var. Sen acaba içtiğinde nasıl bir kadın oluyorsun?

Acısını belli etmeyip, kahkaha atan bir tip oluyorum. Hiç ağlamam ama iki katı sese koşarım.

     

HAYALLERİMİN HİÇ BİRİNDEN VAZGEÇMEDİM

Güncellemek adına soruyorum, bu aralar neler yapıyorsun?

Çok detaylı bilgi veremiyorum ama sezona yeni bir dizi başladı. Ve eğer zamanı ayarlayabilirsek, yazın uzun metrajlı bir film çekeceğiz. Bütün bunların dışında çoğu zaman Dot’da vakit geçiriyorum. Önümüzdeki sezona yeni oyunlar olacak. Genel, kalabalık bir ailemiz var. Murat Daltaban, yerine, zamanına, oyununa, çeşidine, performansa göre, vermek istediğimiz mesaja, o süreçte uygun olan oyuncuyu yerleştiriyor.

Bu yıl Süper Nova diye bir oyun yapıldı Dot’da. Bu, beni kendi adıma çok harekete geçiren bir şey oldu. Beş aydır, haftada dört gün spora gidiyorum. Dizide de çok uzun mesailer harcıyoruz. Bir topuklu ayakkabıyla onsekiz saat durmak, gerçekten insanın canını acıtıyor ve bir süre sonra kalbini de acıtıyor. Bu anlamda Küçük Sırlar’dan çok emekli olduğum için, hemen spora başladım. Bu sene aynı dertten ne ben, ne ekibim muzdarip olsun isterim.

Hazır projelerinden bahsediyorken, hayal ettiğin kariyer nasıldır? Sen şimdi o kariyerin neresinde olduğunu düşünüyorsun?

Çok tutkum var.Örneğin; kariyerimdeki en büyük hedeflerimden biri de; bitki bilimine halim olmaktır. Bu oyunculuğa da çok faydalı.Hayatta hiç değişmez, çok da sakız etmeyeceğim bir söz vardır. Çok küçük yaşta söylemişimdir ve bunun dikkat çekiciliği de yirmi altı yaşıma kadar bana şekil vermiştir. Ben hep fikri merak edilen bir kadın olmak istemişimdir. Bu cümle benim çok merkezimde duruyor. Dolayısıyla bir şey söylemek istersem; şarkı da söylerim, bale de yaparım, dans da ederim. Her şeyi kullanabilmeliyim. Zaten insan bunu yapmalı. Yoksa dizi yapıp kendini ismen tanıtıp, sonraki bütün sosyolojik, psikolojik ve politik görüşlerin şanın arkasına bir elbisenin kuyruğu gibi dizilmesi taraftarı değilim. Hayallerimin hiç birinden vazgeçmediğim bir noktadayım.

     

Teknolojiye bağımlı mısındır?

Hayır, anlarım ama bağımlılığım yoktur.

Twitter’ı aktif kullananıyorsun. Peki gün içinde gelişen olayların sosyal medyadaki yansımaları hakkında ne düşünüyorsun?

İyi tarafları da var, cılkını çıkaran tarafları da var. ‘Sosyal medyayı desteklemek’ cümlesi beni son zamanlarda çok düşündürüyor. Desteklemesen de var olacak bir şey gibi… Zaten sen bunun hem içindesin, hem dışındasın. Artık iki kümenin kesiştiği bir toplumda yaşıyoruz ve bu da dar alanda kısa paslaşma doğuruyor.

Twitter benim için gerçekten anlık iletidir. Yani bir ölüm haberinin arkasından, o anda sevinçle oluşmuş bir şeyin kaydedilmesi, benim çok yadırgadığım bir şey değil. İnsan değil midir zaten bir eliyle bir şey yaparken, öbür eliyle de başka bir şey yapan, aklı başka yerde olup da geri geri yürüyebilen? Dolayısıyla bana bu tepkiler çok abartı geliyor. Sadece su götürmez bir şekilde o konuyla ilgilenmek gerektiği zamanlarda, o gün, o haberi okumadığı her halinden belli ama internette de aktif olan birinin yazdığı bir şey, beni sadece aynı havayı soluduğumuz birey olarak, düşündürüyor. ‘Neden gazete okumuyorsun?’ diye sorguluyorum. Birilerini iyi etmek için gazete haberleri okunmalı.

Son zamanlarda sosyal medyada da yazılı basında da çok tepki alan bir konu var ki o da; şehir  tiyatrolarının yönetiminin bir bürokrata verilmesi.  Bir tiyatro oyuncusu olarak ne düşünüyorsun?

Bilge Karasu’nun “Sanat aşkın bir etkinliktir..” diye bir cümlesi vardır. Orada güzel bir şeyden bahsediyor. Bunun konuşulacak hiç bir tarafı yok. Sanatçının hakkı, tamamiyle sanatçıda olmalı. Bir milletin bütün damar yollarını açan şey sanattır. Ama  sanatla ilgili bütün adımlar kötüye, menfaaate, karara, bürokrasiye, kağıda dayatıldığı vakit, sanatın kendi çerçevesinde bu zamana kadar anlaşılmayan bir sebepten dolayı, şöyle bir gücü vardır ki, bunu yapan adama atar tokadını. Çok ciddi atar.

Ben bazen düşünüyorum. Bu düzen böyle gittiği sürece, ileride çocuklara, sanata dair doğru düzgün gösterebileceğimiz bir şeyler kalmayacak galiba. Bu aslında geleceğe yönelik bir tehdit sanki. Sen nasıl bakıyorsun bu konuya? Sence de Türkiye’de sanat yapmak, günden güne zorlaşıyor mu?

Belki izletemeyeceksin. Ama doğru düzgün’ün ne olduğunu öğretebilmen için çok alternatifin olmuş olacak.

Bence zeki adam, pratik zekada biri her şeyin altından kalkabilir, üstüne de çıkabilir.

Hiç bir rolü sevmeyerek oynadığın oldu mu? Bir rolü sence sevmeden de oynamak mümkün müdür?

Bir rol bir insanı temsil ediyorsa, bir insan bir toplumu temsil eder aynı zamanda. Ne kadar çok insan seversen, ne kadar çok  şey seversen, o kadar iyi oyuncu olursun. Sevmek temel ilkesi. Ama şöyle bir hukuku vardır; karakterin kendi yerleşimiyle, duruşuyla ve diğer karakterlerle ilişkisiyle ve senin karakterle kurduğun ilişkideki temel problem kabul edilebilir. Kabul edilirle, sevememekle haklıyım da ayrı cümlelerdir.

Oyuncu olmanın geri dönüşlerinden bir tanesi de hayranlık. Hayranlık nasıl bir şey? Senin hayran olduğun insanlar ya da sana hayran olunması hakkında ne düşünüyorsun?

Bana biri hayran olduğunu dile getirdiği süreçlerde manipüle ediliyormuş gibi oluyorum ve geriliyorum. Ama hayranlık çok güzel bir duygudur. O yüzden de, bunu normalleştirmeye çalışıyorum. Biri bana “Gonca Hanım, ben size çok hayranım..” diye yaklaştığı zaman, şöyle bir sonuca varıyorum; hayranlıkla ilgili normalleşememiş, bir duygu varsa onu da ben taşıyorum demektir. İnsan hayran olur çünkü; bunu abartacak bir şey yok ki. Ben de hayranlıkları olan biriyim. Ve bana hayran olunduğu vakit kendim nasıl hayransam, onu öğretiyormuşcasına, hep o çizgide kalıyor diyalog. Ve öteye geçemiyor.  Ben, bana hayran olundukça beslenen biri değilim.

Eskiden inandığın ama zaman geçtikçe inancını kaybettiğin bir şey var mı?

Aile.

Aile derken?.. kendi kuracağın aileden mi bahsediyorsun?…

Aile kurmak çok zor geliyor. İnancım kalmadı.

Anne olmayı düşünmez misin?

İnancım yok.

‘Mutluluk’ dediğimde aklına ne geliyor?

Hiç bir şey.

Kadere inanır mısın?

Baht dönüşümüne inanırım.

Hayatında çok radikal kararlar aldığın dönemlerin oldu mu?

Oldu.

***

Ard arda sorduğum sorulara kısa ve net cevaplar alınca önce duraksıyorum. Şaşırıyorum ve ona çok da çaktırmadan heyecanlanıyorum. Evet, nedense ben bu kızın verdiği her cevap sonrasında, yeniden heyecanlanıyorum. Sonra, devam etmeye çalışıyorum ve  “Ben biraz seni sanki şöyle görüyorum.. bir sabah sahilde karşılaşacağız, sırt çantanı almışsın.. ‘Ben gidiyorum, şimdi karşılaştığımız için bir tek sen biliyorsun.. yoksa kimsenin de haberi olmazdı. Hadi eyvallah.’ deyip gideceksin gibi geliyor.” diyorum. Sonra sormak istediğimi hala soramadığımı anlıyorum. Ama Gonca da sanırım çırpınışımı fark etmiş olacak ki gülmeye başlıyoruz.

     

Aslında sormak istediğim şu kadar kolay; her şeyi bir anda bırakıp gidebilir misin?

Ben Dot’un ilk auditionuna girdiğimde, çok yakın bir arkadaşım, benden sonaki sıradaydı. Murat Daltaban çok beğenmiş beni ve “Gonca nasıldır?” diye sormuş. Arkadaşım da; “Valla şu kapıdan biraz önce çıktı, Çin’e gitmiş olabilir.” demiş.

Gitmekle ilgili dünyaya rahatsızlık vermeyen bir halim var. Çok sık, haber vermeden, aniden basar giderim. Türkiye’de de bir kaç tane nokta var. Bir köyde ya da ovada bir ev. Oralara gitmişliğim vardır. Bir tanesini sevdiğim insanla paylaşmıştım. Hiç unutmam, etrafta hiç ev yoktu. Tepede dolunay vardı ve şehirlerarası dağlardan yapılan yolculukları görüyorduk. O sessizlikte, dolunay ve ormanın kendi gerginliğinin ortasında oturuyorduk. Bir ara twitter’a girdim. Amy Winehouse’ın ölüm haberini orada okudum. Ve hayatımın en güzel diyalogunu yaşamıştım sevdiğim insanla. Ölmek,yaşamak ve sanat üzerine. Ama öyle bir ambiyanstaydı ki bütün söylediklerimiz, aynı zamanda gerçekleşiyor hissini vermişti. İşte benim için bir şeyin hayata geçirilmesi, bu kadar da kolaydır. Şimdi Nietzsche’nin niye öyle yerlere kaçtığını anlıyorum.

Peki ya İstanbul’dayken nasıl hissediyorsun? Burayı hiç bilmeyen, görmeyen birine nasıl anlatırdın?

Burası bana çok iyi geliyor. Fakat; İstanbul, kırk yaşına gelene kadar anlatmış ve sonra bir trafik kazasında bütün duyularını yitirmiş bir kadının bakıma muhtaç ama o şuh ve alımlı hali gibi… Keşke zamanında onu dinleyebilseymişiz ve yetişebilseymişiz dediğim zamanlar var

ÖNCELERİ TİYATROYA NEFRET EDEREK GİTTİM

Şimdiki aklım olsa asla yapmam dediğin bir şey var mı?

Valla, bir tane bir şey öğrenmediğim bir şey var mı diye düşünüyorum. Elbette pişman oldum ama acayip şeyler öğrendim. Olumlu anlamda da demiyorum. Başıma gelebilecek olumsuz şeyleri önleyen, büyük aksilikler yaşadım. Ama bu sayede de başıma gelebilecek, daha kötü şeyler gelmemiş oldu. Ruhun ve bedenin disipline olması, okuduklarınla ve izahla olabilen bir şey değil. Asla yapmam dediğim öyle çok bir şey bulamıyorum.  Ama şimdiki aklım olsa, idare ettiğim insanlar vardı, etmezdim. Korktuğum için “Nasılsınız?” dediğim insanlar çok oldu. Hiç korkmazdım şimdi. Yaşamadan anlamak da mümkün değil. Benim bu disipline çok ihtiyacım vardı. Çünkü; benim enerjimde bir kız için fazlası var.

Sen nasıl bir çocuktun? O zamanlarda böyle enerjik miydin?

Ben lisede, üçüncü kattan, en alt kata inerken asla merdivenleri kullanmayan, trabzanlardan kayan, ilk okul hayatı boyunca, borulara kağıt doldurup, belediye otobüslerine fırlatan, yumurtalar atan, çöpü çöpe atmayan, çünkü; balkondan insanlara atan bir enerjiye sahiptim. Sonra ailem 9-10 yaşında tiyatroya gönderdi. Aile zoruyla olduğu için önceleri çok nefret ederek gittim. Ama sonra tiyatro sayesinde, bütün yapmak  ve söylemek istediğim şeyleri sığdırabileceğim bir alan buldum kendime.

Çocukluğuna dair, aklına kendinle ilgili gelen ilk anın nedir?

Hayal kırıklığını yaşadığım ilk anımı hatırlıyorum. Dokuz – on yıl önce İncirlik’te Amerikan Hava Lojmanları’nda oturuyorduk. Babam emekli olduktan sonra Bursa’ya taşındık ve hayatın hiç lojmanlardaki gibi olmadığını gördüğüm zaman, kendimi çok güvensiz hissetmiştim. Çünkü; orada bir korunaklı kentte yaşıyorduk. Bursa’daysa artık bir mahalle çocuğuydum. On yıl boyunca, o sınırların dışını devamlı terörist bölgeymiş gibi düşünüp, ancak o sınırın içinde kalındıkça mutlu olunabileceği gibi bir algım vardı. Çünkü; dedem, amcam, dayım hepsi asker. Dolayısıyla çocukluğumla ilgili en önemli kırılma noktası; güvenmek ya da güvenmediğimi hissettiğim o andır.

     

Yalnızlık sana nasıl geliyor? Sever misin yalnızlığı?

Koşa koşa yalnız kalmak istediğim zamanlar olur. “Eve gitsem, bir yalnız müzik açsam..” dediğim zamanlar. Ben oyuncu olarak, bütün yaşam enerjimi ayna karşısında, kulaklığı takıp, kendim söylüyormuşum gibi, deodorant şişesini alıp, şarkı söyleyen -hala bunu yapan bir insan olduğum için, bundan çok şey öğreniyorum. Kamera oyunculuğundan işin enerjisine kadar. O yüzden de yalnızlık, bana çok şey öğretiyor bunu es geçemem.

Ruh haline göre müzik zevkin nasıl değişimler gösterir. Mesela mutsuz anlarında arabesk müzik dinlediğin olmuş mudur hiç?

Yok ama Deniz Kızı Eftelya dinlerim.. Müziğin durduğu bir şeyi dinlerim. Mesela hard core müzik çok dinlemem. Alternatif de genelde ruhuma göredir ve o bir bardır benim için. Özellikle oyun çalışırken alternatif müzik çok yardımcı olur. Benim için olay Rock’n Roll’dur. Belki biraz Mississippi John Hurt gibi balad diyebileceğimiz ya da blues, country çok severim. Onların tarihçelerini araştırma sürecinden de zevk alırım. Bilmeden bir hikayenin başı olmuş müzikleri çok severim. Sesim kısıldığı zaman opera ve jazz dinlemeyi çok severim. Bağıramadığın zaman kendi içinde bağırıyorsun dinlerken.

Aynı insana tutulup senelerce peşinden gitmek gibi, aynı şarkıya da tutulup üst üste defalarca kez dinlediğin olur mu?

Aynı insana tutulup senelerce gittiğimi çok hatırlamıyorum. Ama eğer bir şeyler yazıyorsam, aynı şarkı olur. Şimdi bir şeyler yazıyorum. Müzik yardımcı oluyor. Müziksiz hiç yapamam, sabah kalktığım gibi müzik duymalıyım. Hiç sessizlikte oturup senaryo okuduğumu hatırlamıyorum mesela. Kafamda o rejiyi hemen yapıyorum.

‘Kafamda o rejiyi hemen yapıyorum’ deyince aklıma geldi. Ben bazen kulaklığımı takıp, sokakta sokakta yürürken, dinlediğim müziğe uygun içimden bazı klipler çekerim. Bunu senin de yaptığın olur mu?

Genellikle bir şeyler yazıyorum kafamda. Herhangi bir oyunun prova sürecini hayal ettiğim müzikler var. Hazırlandığım anlar ya da kondisyon çalıştığım zamanlar. Kendimi beslerken ve çıplakken hayal ediyorum. Çünkü; bu mesleki anlamda bana katkısı olan bir şey. Ama bunu da bilerek yapmıyorum. Çünkü; ben ergenliğe girdiğimde artık tiyatro çoktan hayatımdaydı.

Çocukluğundan, ergenliğinden bahsettik ama  acaba Gonca yaşlanınca nasıl bir kadın olacak? Gelecekteki halini gözünün önünde canlandırabiliyor musun?

Kadife koltuğumda, 57 kediyle birlikte, bir Cihangir dairesinin, birinci katında kokusundan rahatsız olunan kadın olarak yaşayacağım galiba J Bende kendimden önceki zamanı konuşma eğilimi çok fazla var. Ama yaşlandığımda nasıl olacağım hakkında tam da bir fikrim yok. Galiba problemli bir kadın olurum. Bir yandan da torun morun olsa iyi olurdu gibi geliyor. Bazen yaşlanınca; ölümün çok doğal karşılandığı ve herkesin de çok abartmadığı Afrika’da bir köyde ölmeyi düşünürüm. Çünkü; bunlar doğal şeyler. Bu anlamda çok katıyım. Mesela İzlanda çok sevdiğim bir yer. Bir kere soğuk yerde yaşlanmak istediğim kesin. Zaten benim üşümem lazım. Yoksa ruhum durulacak gibi değil !

     

AŞIK OLMA DÜŞÜNCESİNDEN ASLA VAZGEÇMEDİM

Senin dünyanda ‘Aşk, Adalet ve Asla’ bir araya gelince nasıl oluyor?

Bu kaosta ve bu psikolojide aşk dedikleri zaman beklenti hep; büyük cümledir. Bunu çok kıssadan hisseye kavuşturalım hiç öyle bir kavram yok beynimde. Üçünü ne bir araya getirebildim. Ne bir arada tutabildim. Ne de birbirinden ayırabildim. Ama aşkı çok seviyorum ve aşk onuncu köyün kapısız bekçisi gibi.

Gördüklerin ya da yaşadıkların senin aşka olan tavrını değiştirmene sebep oldu mu? ‘Daha da kimseye güvenmem’ dediğin, sert dönemeçlerin…

Hayatta ondan başkasını sevemeyeceğimi sandığım insandan vazgeçtim ama aşık olma düşüncesinden vazgeçmedim.

Nostaljiden hoşlanır mısın? Şansın olsaydı hangi dönemde yaşamak isterdin?

Stil olarak da, düşünce olarak da otuzlarda yaşamak isterdim. Paris’te olmak güzel olurdu. Ama o yıllarda her yerde olabilirim. Burası da muhteşem.

***

Ve “Koleksiyonların var mıdır?” diyerek, söyleyişiye başladığımdaki aynı heyecanımla, son sorumu soruyorum. Ne hoş tesadüf ki; teneke kutu koleksiyonu varmış… Teneke olmasa da, elimle boyadığım bir ahşap kutu hediye ediyorum Gonca’ya…

     

Kutunun içinden ‘yeni şiirlerini yazar belki…” diye iliştirdiğim  defter çıkıyor. Kokluyor sayfalarını uzun uzun.

Ve bu defa o bana soruyor..

Sen de koklamaz mısın ilk aldığında kitapları böyle?..” diye ve ekliyor hemen ardından, “Dino Buzzatti ya da Calvino kitaplarını koklamak çok güzeldir. Tavsiye ederim J

     

Mutluluk deyince aklına ne geliyor diye sorduğumda, “Hiç bir şey..” diyen Gonca şimdi, “İşte budur mutluluk..” diyor ve bunu bana sonuna kadar hissettiriyor.

Hediyemi beğenmesi ve işine yaracak olması, beni de çok sevindiriyor. Çünkü; sonradan Gonca’dan öğreniyorum ki; beğenmediği bir hediyeyi  gayet dürüst bir şekilde söyler ve değiştirirmiş J

Teneke kutu koleksiyonunun en değerli parçalarından bir tanesi de, geçen yıl vefat eden, dedesinin annesi Atike Babaannesinden yadigarmış.

Bu anıyı da Gonca’nın ağzından dinleyelim istiyorum ve başlıyor anlatmaya;

Dedemin annesi, Atike Babaanne yaşamımda çok özel yere sahip olan bir kadındır. Geçen yıl vefat etti ve onun gençlik dikiş kutusunu hediye ettiler bana. Üzerinde, “Melek Çiklet” yazıyor. Ve hiç tesadüf olmadığını düşünürüm o melek kutusunun bana gelişinin. Çünkü meleklere olan inancım ve sempatim de ondan sonra başlamıştır.

Benim sorularım burada bitiyor. Ama Gonca’yla hala konuşulası bir dolu şey var gibi hissediyorum… Sohbetin sonunda bir kere daha anlıyorum ki; onu dinlemekten harikulade bir keyif almışım ve iyi ki ilk söyleyişim için onu seçmişim. Tanıştığımız andan beri, insanı tamamen kendine odaklamayı başaran bir enerjisi var çünkü. Yanındayken, hiç sıkınılmayacak cinste olan insanlardan o. Bana ayırdığı vakitten ve samimiyetinden dolayı çok teşekkür ediyorum. Vedalaşırken, karşılıklı birer kadeh bir şeyler içme sözünü de koparmayı ihmal etmiyorum. Dedim ya; benim, bu fikri merak edilen kadınla konuşmak istediğim çok konu ve yine karşılıklı oturup, yüzümüze konduracağımız gülümsemeler var…

     

0 yorum

Anonim sordu: ''Kelimelerimi Özgür Bırakıyorum. Saçmalasınlar.'' adlı yazını çok beğendim içinde kayboldum çünkü ben kendi içimde çok kayboluyorum ve bu yazıda benden çok şey var, çok çok kullandım.

Eyvallah. Kendinden de bir şeyler bulabildiysen ne mutlu bana ki; hiç tanımadığım bir hayatla ortak noktalar yakalayabilmiş yazdıklarım… Yaşa !

0 yorum

Falanca Üst Geçidi

Birbirinden tamamen ayrı iki caddeyi birleştiren ismi lazım değil semtindeki o falanca üst geçidini, umarsızca senelerce kullandım. Üstüne bastım geçtim.

     

Bazı geceler sarhoşluktan yürüyemedim. Bazı akşamlar, aklıma o geldiğinde, orada durup alttan geçen arabaları seyre dalarak, ona sayfalarca mail attım telefonumdan.. bazen tam oradan geçerken aniden gelen herhangi bi’ mesajıyla yüzüm güldü..

Bir gün ayağıma gösteriş için taktığım uzun sivri topuklularıma bir çakıl taşı takıldı.. ufaktı güya zararsızdı ama beni düşürüp kanatmaya yetti.. sinirimden betonu tekmeledim iyice.. küçük bir delik açtım.. evet ufacıktı üstünden geçip gidenlerin fark edemeyeceği kadar değersizdi belki..

Geçen gün yine oradan geçtim.. gördüm ki o minnacık delik büyümüş..

Uzun zamandır birbirinden tamamen farklı “bu iki caddeyi” birbirine bağlayan falanca üst geçidi, büyük sarsıntıya uğramış, dengesini yitirmiş.

     

Yetkilileri aramadım.

Nasıl olsa biri ölmeden ilgilerini çekmeyecekti. Onun için karşı caddenin sahibini aradım. “Bu delikten biri düşer aşağı ya da ikinci bir sarsıntıda yıkılır burası büyük katliam olur. Beraber olalım tamir edelim!” demek için.. ama ulaşamadım.. açmadı telefonunu bir türlü..

     

Gözlerimle gördüğüm sebebi ‘ben’ olan o delik, içimdeki huzursuzlukla eş zaman hızında büyüyor..

Şimdi o birbirinden tamamen farklı caddeleri bir araya getiren falanca üst geçidi, huzursuzluğumu ve endişelerimi buluşturuyor..

Diyorum ki; gel ve beni bir kere daha bozguna uğrat.. sonra bunu telafi edelim.

ZEYCAN ATASOY

Çengelköy / İstanbul

Mart 2012

0 yorum

Anonim sordu: aY bayıldım son bloguna yaaa tam beni anlatmışsın sanki (: evet gelen gideni aratsa da bazen bizim için hayırlısı buymuş diip yerimize oturmak gerekiyor çogu zaman ...

Eyvallah :) kendinden bir şeyler bulabildiysen ne mutlu. Çok yaşa ! Sevgiler ! :)

0 yorum

Anonim sordu: bu sayfayı özellikle direk girş sayfam yaptı ilgi alanım burda beyendim ben tweeti yemişim burda takılcam canım ya beyendim valla

Eyvallah. Çok yaşa o halde. Sevgiler :)

0 yorum

Kelimelerimi Özgür Bırakıyorum. Saçmalasınlar.

Baştan söylüyorum, yeni bir galaksi keşfetmeyeceğiz bu yazımda.

Aslında bu mevsimi severim.. iç dünyamda değişik ve tamamen kendime ait heyecanlarım olur sebepsiz yere. Bu duygu, beraberinde bir süre sonra huzursuzluk getirir. Okul zamanlarımda da olurdu. Biraz okulun son döneminin verdiği gerginlik, havanın güzelleşmesiyle birleşince, enerji dolardım. Ama okula kapanmak zorunda olduğum için de, enerjimi harcamak istediğim sokaklar, eve gitmek için geçilmesi gereken aşamalar olurdu sadece.

Ya da bu mevsimde sevgilim varsa ve yanımdaysa her an terk edilecekmiş gibi hissederdim kendimi. Hele ki yazın başında, tatil mevzularından bahsedilmeye başlamışken. “Elden gidecek çocuk korkusuyla” kısa süreli bir arkadaşlık kurardım.

Her neyse konumuz bu değil. Aslında bir konumuzun da olduğunu söyleyemem. Bazen amaçsız yere de yazmalı insan. Öylesine.. boş konuşmanın tepki aldığı ama insanı rahatlattığı gerçeği gibi işte.

Kış, “beklemek” için ideal bir mevsim olabilir. Fakat ilkbahar ve yaz asla “beklemek” için doğru zamanlar değil. En azından benim dünyamda inanılmaz zararlı. Enerjimin en yüksek olduğu dönemlerde sabitlenmek zorunda olmak bunaltıcı.

İstanbul’dan nefret ediyorum. Çok insan var. Üstelik hepsi aynı anda yürüyor. Hepsi aynı anda araba kullanıyor. Hepsi aynı anda dans ediyor, şarkı söylüyor, ağlıyor, gülüyor. Çok kalabalık. Sokakta özgürce yürüyemez hale geliyor bazen insan bu şehirde.

Hele ki böyle havalar güzelleşince…

Tabii herkes istiyor aynı anda her şeyi.. o zaman aslında hiç bir şey yapamaz oluyor herkes. Garip bir kısır döngü ve tezatlar şehri aslında burası. İşin garibi de durmuyor, akıyor oluşu her şeye rağmen.

Uzun ya da kısa fark etmeden özleme isteği, gitmek için yeterli sebep oluyor elbette benim için.

Dünya’da gidilesi, görülesi ve yapılası çok şey varken, tek bir şehre bağlı yaşamak da neyin nesi?…

‘Ödevlerini yetiştirmek zorunda olan bilinçli bir öğrencinin, bile bile aylaklık yapması’ diye bir durum var hani.. ruh halim işte tam da böyle..

Her şeyi erteliyorum.. çoğu zaman telefonlarımı açmıyorum.. insanlardan kaçıyorum biraz biraz.. Bu arada Ben Harper’ın When She Believes i ne güzel parçadır.. geceleri iyi gider bazen dinlendiriyor.. bu da tamamen alakasız olmayan konumuzla.. yazarken şimdi playlistten fırladı da paylaşayım dedim. Ah şu bizim paylaşma isteğimiz zaten. Hayat paylaştıkça mı güzel acaba?

Bisiklete binmek istiyorum örneğin.. ama her yer araba dolu.. ben de üzerime afiyet bahaneler yaratmayı pek severim.. nasıl işime geliyor bazen mutsuz olmak istediğimde İstanbul’un bu çirkin yüzü anlatamam.. bu arada merak etmiyor da değilim, şu üzerine afiyet gibi cümle kalıbını acaba ilk kim neden çıkarmış?

Ne diyordum?

Bana bahaneler yaratmak istediğimde bile inatla gülümseyecek küçük bir kasaba lazım. Sokakta yeni insan gördüğünde şaşırılası cinsten..

Çok ağır saçmalayasım var.

Hadi, kelimelerimi özgür bırakıyorum! Kafası güzel her hangi bir insan gibi dolansınlar bu yazıda ortalıkta. İstediklerine salça olsunlar, istediklerine küfür etsinler, istediklerini özlesinler, istediklerini sevsinler cümlelerim…

İstanbul umarım kısa vadede yok olursun.

Umarım kısa vadede ben yok olurum bu şehirden.

Uykum var aslında ama uyuyamıyorum. Boynum düşüyor sürekli.

Bir senaryo yazmaya başladım. Yeni. O da üstüme üstüme geliyor. Bütün karakterlerle yan yana yaşıyorum. Tek kişilik masama altı kişi oturmak zorunda kalıyoruz. Kalkın da diyemiyorum ki. Merak ediyorum nasıl yemek yerler, nasıl çatalı kaşığı tutarlar.. ne giyerler yemekte.. ya da yemekten sonra ilk ne yaparlar diye.. 

Bak yine çağırıyorlar beni. “Yaz bizi, yaz bizi!” diye…

Ah şu yaz mevsimi, bir de yazı işleri…

Gitmeliyim.

Çengelköy / İst.

Zeycan Atasoy

07.04.2012

0 yorum

Beklerken ve Bıkmışken, Ruh Sayıklamaları, Yalnızlığa Aşık Oldu !

Değişik günler yaşıyorum.. iç dünyamda fazlasıyla değişik düşüncelere dalıp dalıp, ayılmıyorum…

     

Beklemek, aslında yaptığım şeyin, kısa ve kelimesel ifadesi.

İnsan beklerken, meğer ne çok farklı ruh haline bürünüyormuş. Aslında bir gün içerisinde, bir çok şeyi bekliyoruz.

Otobüs bekliyoruz…

Asansörün gelmesini bekliyoruz…

Köprüde saatlerce bekliyoruz…

Tuvalette sıra bekliyoruz…

Sonra herhangi bir arkadaşı ya da kavuşulmak üzere uğurlanan sevgiliyi bekliyoruz…

Maaş almak için ay sonunu bekliyoruz…

Bütün bunlar bir açıdan da rutin bekleyişler.

Fakat; hayatının bundan sonrasını uzun vadede belirleyecek bir onay ya da onaylanmama muammasında kalmış haberi bekliyorsan, işte o zaman sıyırman çok daha kolay oluyor !

Hele ki; uğruna şiirler yazılan, savaşlar verilen, insanların bin umutla her gün göç edip geldiği bu şehir, İstanbul’dan nefret edecek noktadaysan…

İşte o zaman, beklemek daha da acı verir bir hale geliyor. Tabii benim gibi sakin olmayı beceremeyenlerdensen.. Ki zaten sakin de olmak istemezdim. O tamamen ayrı bir mesele !

Bıkmışlıkla, beklemek zorunda olmak yan yana getirilmemesi gereken, iki ayrı düşman ülke başkanı gibi. Sonunda bir ülkeyi mutlaka ortadan ikiye bölüyorlar çünkü. Bu iki gerizekalı hal, son bir ayda, benim ruhumu böldü örneğin !

      

Zaten herkesten ve her şeyden bıkmışlığımın had safhasındaydım.Bir sabah öyle ters öyle farklı uyandım ki; ” Tamam ! ” dedim. ” Uzun süre kimseyle görüşmeyeceksin. Kapanıp çalışma odana, saatlerce yazacaksın, çalışacaksın ! ” Bir çeşit kamp işte. Önce Facebook’umu kapattım. Ki; hiç yapacağım bir şey değildir. Daha kapattığım ilk an, kendimi değişik bir özgürleşmenin eteğinde, çaça, salsa, ne varsa işte, türlü figürler  yaparken buldum. Sonra telefonumu kapattım. Ve işte o anda tam anlamıyla, kendimi koca bir dans festivalinin baş dansçısı gibi kıvrak ve esnek hissettim! Ne harikulade bir şeymiş telefonsuz ve internetsiz yaşamak. Bunca zamandır ne diye ben bunları akıl edememişim!

     

Şehir hayatından hep şikayet ediyorken, kalabalığın bunaltmasından dem vuruyorken, ne diye uzaklaşmayı seçmemişiz ki! Akıl sır erdiremedim derler ya hani işte aynı öyle! Sonra hayatımda bilmem kaçıncı kez aferin sana dedim kendime. Ki genelde sayılıdır, kendime aferin çekişlerim. Bu da ayrı bir konu tabi. İnsanın kendini ödüllendirmesi vs. bundan da bir ara bahsederiz…

Uzun zamandır kimseden haber almıyorum. Mesajları okumadan siliyorum. Telefonlar çalıyor ama yazmaktan, okumaktan, yeni şeyler keşfetmekten dikkatimi dağıtamıyorum. 

Ve en önemlisi, meğer kendimi ne kadar da özlemişim !

     

Meğer ona buna bok atıp da, ” Amaaaan ! Onlar birbirlerini ne kadar tanıyorlar ki !?..” falan derken, ben kendimi bazen ne kadar az tanımışım.

İnsanın kendisiyle baş başa geçirdiği zamanlar ne değişik, özelmiş oysa ! Eskiden; sabahları uyandıktan sonra ilk yaptığım iş, telefonuma bakmaktı. Mesaj gelmiş mi, mailler ne durumda gibi…

Hayatımdan telefonu çıkardıktan sonraki sabah, uyandığımda ilk yaptığım şey, ellerimi incelemek oldu. Parmaklarımın öndeki boğumlarının esnekliğini kontrol ettim. Önce bunu yaparken, çok da anlam veremeden kendime. Ama sonra gün içinde senaryoma çalışırken gördüm ki, dokunduğum yerlerin bazılarında kireçlenmeler başlamış meğer. Teknoloji ve dış uyarıcılar yüzünden, bedenimi bile ne kadar ihmal ettiğimi fark ettim.

Sonra gün içinde hiç bir şey yapmadığımda bile, günün sonunda onlarca toplantıya girmişliğin verdiği bir yorgunluğum oluyordu. Son günlerde her şeyden ve herkesten uzak kaldığım için, bu da yok. Çünkü; başkalarının hayatını röntgenlemez haldeyim. Ya da yazılan basit bir iletinin altına karşılıklı onlarla yorum geçerek, boşa efor sarf etmiyorum. 

Söz konusu sanat olunca herkesin ne güzel farklı ve tatlı konsantrasyon yöntemleri oluyor… Örneğin geçen gün Elif Şafak’ın bir yazısında rast geldim böyle bir muhabbete. Eyvallah, çok güzel açıklamış.

Demiş ki; “Yazarlığın bir kalıbı yok. Genel-geçer reçetesi yok. Her insanın hayatı, kişiliği, mayası ve kimyası nasıl farklıysa, yazı serüveni de farklı olmak durumunda.” Sonra formüllerden bahsetmiş.

Birinci formülde; Hınç / Hırs çarpı Emek artı Disiplin bölü Yalnızlık…

İkinci formülde de; Aşk / Tutku çarpı Emek artı Delilik bölü Yalnızlık demiş.

İkinci formül, benim için daha uygun olsa da aslında bu iki formül de birbirini besliyor. Harmanlayınca, üretmek bambaşka bir tat oluveriyor. 

“Kendine rağmen üretmek, yazmak” diye bir şey var üstelik !

Bazen, kendimden bile kaçmak istiyorum yazarken. Düşüncelerimi ört-bas etmektense, yok saymak istiyorum her şeyi. Tabii her zaman mümkün olmuyor bu. Ki kendimden bile uzaklaşmak isterken, sosyal çevremdeki bir çok şeyden kaçma-uzaklaşma istediğimin nasıl yoğun olduğunu şimdi daha iyi anlatabiliyorumdur umarım.

Fransa’nın en önemli yazarlarından Jean Paul Sartre günde iki paket sigara ve sık sık alkol kullanırmış. Hatta bazen dahasını zorlar, amfetamin gibi kimyasallar tüketirmiş. Bu aslında belki de kendi beyniyle oynamak istediği bir oyundu. Orasını bilemiyoruz tabi. Balzac, Camus.. hepsinin değişik yıpratma ve rahatlama yöntemleri varmış…

Aslında bu Elif Şafak’ın da yazısında bahsettiği gibi kesinlikle, beyni önemserken, bedeni yok sayma çabası. Az önce de dediğim gibi; herkesin rahatlama yöntemi bir başka oluyor.

Benimki ise; şimdilerde anladığım ve uyguladığım gibi herkesten uzaklaşmak…

Bazıları buna çeşitli anlamlar yükleyecektir elbette boş durmayacaklardır. Depresyon gibi mesela. Oysa; depresyon, bunun yanında sevimli bir ruhsal oyun olarak kalıyor. 

Kimsenin sesini dahi duymak istemiyorum. Çünkü; kafamda yarattığım, yazdığım karakterlerimin kendine ait ses tonları bile şekilleniyor bu yalnızlığımın ortasında. Saçları, ten renkleri, giyindikleri ayakkabılar, dolaştıkları yerler. Bambaşka bir boyutta yaşar oluyor insan hikayeler yazarken ve gerçek dünyasının içine dalmak istemiyor o an.

Böyle bir ruh haline girmişken, bir taraftan da yurt dışından ay sonu gelecek cevabı beklemek, beni içsel bir yorgunluğa itiyor elbette. Ama aksi halde şuanda dışa dönük olsaydım, şüphesiz daha çok yıpranırdım.

Hem ne demiş Mazhar? “Hep yalnızlık yavrum ! Yalnızlık ömür boyu !” Hayatıma aldığım en vefakar dostmuş meğer Yalnızlık.. üstelik bugüne kadar başıma gelen en çekici, en erotik şey. 

       

Hiç bir şeye mecbur değil insan… Gündelik hırslar, hedefler, başarılar, başarısızlıklar… Hepsi boş.. koca bir oyun bunlar senelerdir oynanan… Genişçe bir köyün geleneği gibi Dünya’nın kuralları… Oysa o köyden uzaklaşırsanız, kendi kurduğunuz Dünya’nızdan bakarsanız o köye göreceksiniz ki kendi köyünüzde bu kuralların hiç bir anlamı olmayabiliyor.

Ben, kendi renklerimi duvarlarıma dilediğim gibi dökebileceğim, özel bir amacı bile olmaksızın, kilometrecelerce sayfa yazı yazabileceğim bir yeni dünya kurdum kendime… Burada iklim en kötü ihtimalle hep ılık…

        

Saat; Biri yirmibeş geçe.

Tarih; YirmialtıMartİkibinoniki.

Yer; Çengelköy / İstanbul

ZEYCAN ATASOY

1 yorum

Faili Meçhul Olmayan Pişmanlıkların Cenazesi

Kaybetmek…

Bazen değerli bir eşyayı, bazen bir yarışmada, bazen de sevdiğini kaybetmek.. bazen ölüm, bazen terk edilmek.. hangisi olursa olsun, kaybetme’nin her türlüsü insanı yıkmaya yetiyor.. kimi zaman küçük yıkımlar, kimi zaman da ömrünün sonuna kadar ardından kovalayan kalıcı izler bırakıyor..

Pişmanlık…

Bazen keşke söylemeseydim diye, bazen keşke yapmasaydım diye, bazen keşke yapsaydım ya da söyleyeseydim ve ya kıymetini bilseydimlerle.. kaybedince insan, hemen kapı çalınıyor ve davetsiz misafir, pişmanlık, içeri giriveriyor…

Bu iki durumu yan yana uzun zamandır getirmemeye çalışıyordum.. en son buluştuklarında hayatımın dört bir kıtasında depremler yaşandı, insanlarım öldü, tekrar ayağa kalkmam için şişe şişe şarap, paket paket sigara tüketip, bu felakete sebep veren katil olarak tutuklanmamak için, şehrin uzağında küçük bir sahil kasabasında uzun süre gizlenmem gerekti..

Orada yeni sayfalar aldım kendime.. uzun süre bomboş ve bembeyaz sayfaları izledim.. bundan sonra yazacağım her kelime, hüküm giymiş bir katilin savunması olacaktı.. parmak uçlarımın sızlamasına ve gözyaşlarımın mürekkebi birbirine katmasına aldırmaksızın yazdım.. ortaya çıkan sonuç, katilden öte bir zavallı olduğumu gösterdi.. katil olmaktansa, zavallı olmayı kabul ettim.. yazdıklarımı çantama koyup, terk ettiğim şehre geri döndüm..

Artık bir zavallıydım.. bu hafifletiyordu ruhumu.. artık ispatlara ihtiyacım yoktu.. artık mantıklı cümleler kurmak zorunda da değildim.. bir süre öylece yaşadım.. ama insanlar yine rahat bırakmadılar beni ve yeni bir sıfat yapıştırdılar üstüme.. “akıllı bir deli” deyiverdiler.. ses etmedim, onu da kabul ettim..

İşlediğim cinayetlerin peşimi bırakması için çok uğraşsam da her gece hayali silüetler gördüm odamın camında.. en çok da kendi silüetimi görür olmaya başlamıştım.. çünkü ben; en çok kendimi öldürmüştüm.. yazmaya başladığım kağıtlarımı çıkardım koydum bir gece yarısı önüme.. yeniden başladım yazmaya.. sanki yazdıkça yenileniyordum, yazdıkça arınıyordum ve affediyordum kendimi öldürüşlerimi.. yeni bir ben doğuyordu gözümün önünde.. kendi umuduma ses etmiyordum.. bir süre oyala işte kendini böyle belki iyi olursun diyordum kendime..

Ama içimdeki katilin uyanması uzun sürmedi.. önce aşık oldu.. bir katilin aşık olması nasıl trajikti bana onu izlettirdim kendimce.. sonra aşık olduğunu reddetti.. bir katilin masumiyetten kaçışını ve dahası korkaklığını izlettiriyordum bu sefer de kendime.. sonra ilk küçük cinayetini işledi.. aşık olduğu insanı küçük küçük yaralamaya başladı.. yetmiyordu.. içimdeki katil, içindeki kini, nefreti dökemiyordu bir türlü.. öyle ki en sevdiğinin canını acıtarak, kendine acı vermenin işe yaracağına inandı..

Daha düz anlatmam gerekirse; içimdeki katil kendine zarar verebilmek için, en sevdiğini vurmayı seçti.. yaptı da.. gözlerimin önünde acı çekişini kahkahalarla izledim..

Bir sabah uyandığımda yapayalnız olduğumu anladım.. içimdeki arsız katil bile beni terk etmişti.. 

Masumiyetim yüzüme bakmıyordu..

Umutlarım çoktan beni terk etmişti..

Aşkımı daha bir gün önce kendi ellerimle boğup öldürmüştüm..

Bütün bunları kahkahalar atarak izleyen ben, şimdi koca bir boşluğun ortasında omuzlarım çökük, başımı kaldırmaya ne gücü ne de yüzü olan bir kadın olarak duruyordum..

Ve önümden, bütün öldürdüklerimin cenazesi birer birer geçiyordu..

Hepsini boynum bükük, güneş gözlüğümün üstünden bakarak ve utanarak izledim..

     

Son olarak dün gece öldürdüğüm aşkımın cenazesi geldi önüme.. gözlüklerimi çıkardım.. gözlerimden kan akıyordu..

Çünkü, gözyaşlarımın cenazesi az önce geçmişti önümden..

Benim olan ve benimle olmak isteyen her şeyi yok eden ben, şimdi beni yok edecek ve bana ait olmayan, başka bir bedenin katilini bekliyor… Çünkü; benim katilim her şeyi yok edip, beni içi boş bir bedenle yaşamın ortasına salacak kadar acımasızdı.

ZEYCAN ATASOY

22:19

15 MART 2012

Çengelköy // İstanbul

2 yorum

Cenazeler ve İnsanlar

                 

Parmaklarım ilk defa bir yazıyı yazarken zorlanacak gibi görünüyor. İlk defa çok da üzerinde düşünmeden yazacağım. Cümlelerin oynaşmaları hiç de umurumda değil üstelik.

Söz konusu ölüm.

Üç gün önce manevi babaannemi kaybettim.

Hayatımın ikinci kayıbıydı. İlki üç sene önce dedemdi. Manevi babaanne mevzusu özeldir benim için. Şöyle ki; çocukluğum daha çok teyzemlerin yanında geçti. Teyzemin eşinin annesi de benim babaannem oldu. Kendi babaannemden çok onunla vakit geçirdim.

Yıllar geçti, okullar, insanlar, iş derken çok gidemez oldum. Son zamanlarda iyice ağırlaştığını biliyordum. Ama insanın yakınları sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyormuşum ki haberi geldiğinde ilk gün şok yaşadım. İnanmadım. İnanmadığım bir şeye karşı nasıl ağlama krizine girdiğimi deneyimledim. Dışarıya çıkıp içtim, inadına gülümsemek istedim hayata. Gülme krizlerine girdim hatta.

İkinci gün.. 

Cenazenin kapımıza geleceği gündü. İşte bunu atlatmam zor olacaktı. Yanılmadım öyle de oldu. Teyzeme geldim.

Benim çocukken söyleyişimle; “Emme” (Emine) babaannemle çocukluğumun geçtiği apartmanın merdivenlerini ağır ağır çıktım. Tanımadığım bir sürü insanın “Sen kimdin?” sorularına “Ben torunuyum, yani sayılırım.. ama aslında çok torunuyum..” diye birbirini desteklemeyen, kurdukça gözlerimin dolduğu cümleler kurdum…

Telefon geldi.. cenaze arabası yaklaşıyormuş.. aşağıya inin dediler.. çıktığım merdivenleri teker teker indim.. kapının önüne geldim.. dedem inmedi aşağıya.. yukarıda camdan izliyordu kalabalığı.. meraklı gözlerle bekliyordu gelmesini Emme’mimizin..

Uzun süre bekledik..

Cenaze insanlarıyla bu uzun bekleyiş esnasında tanıştım.. İhsan Babam (Eniştem), Bibim (Eniştemin kız kardeşi) cenazeyi getirmeye gitmişti.. Cenaze sahibi temsilen bizdik.. yoldan geçen umarsız insanların sorduğu soruların acısıyla ilk defa o an tanıştım.. Dedemin cenazesi çok kalabalıktı.. herkes birbirini tanıyordu.. ama bu cenaze öyle değildi…

Bir köşede dikilmiş beklerken, yoldan geçen bir kadın yanaştı yanıma önce; “Ne olmuş burada?” dedi.. “Cenaze” diyebildim.. kadın, benim hala öldüğüne inanamadığım Emme’m için, “Genç mi yaşlı mı hasta mıydı iyi miydi ne oldu neden öldü acı çekti mi” diye soru bombardımanına tutacak oluyordu ki beni, “Yaşlıydı, hastaydı, tanıyor muydun? Bak şurada boşluk var oradan yürü git.” diye yapıştırdım cevabı. Ah şu insanların gereksiz merakları.. Sorduğun sorular nasıl canımı acıtıyor be kadın farkında mısın? Elinde pazar çantan umarsızca geçerken bir kalabalığın önünden, sorduğun kızın çocukluğunu deşiyorsun, sen kimsin be kadın ! Neyse, kadını yolladım.. bir süre daha bekledik..

Derken, cenaze arabası göründü.. ben ki yeşil rengini severdim.. hayatımda gördüğüm en acı, en mutsuz yeşildi bu.. arabanın içinde İhsan Babam tek başına boynu bükük oturuyordu.. Emme’mi kaybettiğime mi üzüleyim, dağ gibi İhsan Baba’mın boynu bükük duruşuna mı?.. İndi arabadan.. hoca da indi.. dualar okundu.. helallik istendi.. Ben arabanın diğer tarafındaydım, İhsan Babam diğer tarafında.. göz göze geldiğimiz her an daha fazla anılarımız geliyor aklımıza ve daha fazla ağlıyoruz…

O annesinin öldüğüne ağlarken, ben, acaba bundan sonra kimi kaybedeceğim, annemi babamı kaybettiğimde nasıl ayakta duracağım diye düşünüyordum… Bir gözüm yukarıya dedeme bakıyor.. yaşlı ve hasta bir adamın yaşlı ve hasta karısından ayrılışına şahitlik ediyordum.. cenaze arabası giderken el sallayışını hiç unutmayacağım.. 

O esnada cenaze insanları yine dikkatimi çekmeye ve sinirimi bozmaya başlamıştı.. hastalığında yatalak altını pisliyor diye yanına gelmek istemeyen insanlar kendini arabanın arkasından atıyordu.. hayat.. dedim içimden.. 

Hayatımın şimdilik en anılarla dolu yolcusunu uğurladıktan sonra yine o merdivenleri teker teker çıktım.. önümde ağlayan bir kaç isim daha vardı.. eve girdik.. gözlerim hasta yatağını aradı.. kaldırılmıştı.. dedem yine camının kenarında oturup dışarıyı izliyordu.. başını hiç bizden tarafa çevirmiyordu.. kimse de cesaret edip yanına gidemiyordu.. biraz çekingen gittim yanaştım yanına.. hiç ona bakmadan oturdum önündeki sandalyeye.. başımı dik tutmaya çalışarak, gözümün önünden geçen anıları izlemeye koyuldum…

Üç yaşından biraz büyüktüm.. dedem elinde poşetlerle apartmanın kapısını yine sert kapatarak içeriye giriyor.. Emme’m panikle çıkıyor dışarı.. acaba sarhoş mu diye endişe içinde.. ben de Emme’min peşinden merakla çıkıyorum o merdivenlere.. acaba bana ne getirdi diye heyecanlıyım.. Emme koluna giriyor dedemin.. dedem elindeki poşetlerden avuç dolusu sakız çıkarıyor.. Emme’min göğsünden içeri koyuyor hepsini.. çıldırıyorum heyecandan.. bizim en büyük oyunumuz bu.. bayılıyorum her akşam bunu oynamaya.. yetişmeye çalışıyorum sakızlara.. Nay nay nay yapıyor Emme’m, dedem kahkahalar atıyor.. merdivenleri beraber çıkıyoruz.. sonra İhsan Babam geliyor.. o dedemden hep biraz çekinerek seviyor beni.. ellerinde sürpriz yumurtalar.. keyfim çok yerine o akşam yine.. mutluyum.. sonuna kadar çocuğum.. gece oluyor.. teyzemin mutfak camıyla Emmeler’in mutfak camı karşılıklı o camdan diğer cama geçmek en büyük zevkim.. yine tutturup geçiyorum Emmeler’in evine.. Birsen Ablam evde.. yine bana divanın köşesinde yastıktan evler yapıyor.. bir gözüm hep dedemde, bir gözüm altı sene önce rahmetli olan Hatçe Babaannede, bir gözüm hazırladığı mis gibi yemekleri sofraya getiren Emme’mde..

Gözlerimden akan yaşlara engel olamazken, dedeme döndüm.. cam kenarında sadece ikimiz varız.. anılarımız var.. ama yalnızız..  ev kalabalıklaşmaya başlıyor.. dedemi varlığımla sıkmak istemiyorum.. beni gördükçe anıları gelir belki aklına diye hafifçe kalkıyorum sandalyeden.. kuran okumak için hoca geliyor.. beni her gören “Ay bu Zeycan mı? Ne kadar büyümüşsün..” diyor.. gülümsemek istiyorum ama beceremiyorum.. keşke büyümeseydim diyor çünkü bir tarafım.. 

Hoca geliyor.. kuranlar, dualar okunuyor derken.. birden ard arda ilahiler okumaya başlıyor.. da.. öyle böyle ilahiler değil.. “Anam anam garip anam, ah anam vah anam..” sanki insanların yarasına tuz basmak istermiş gibi.. fazla geliyor bana.. duramıyorum daha fazla kendimi dışarı atıyorum..

Bir sigara yakıp.. unutmak istiyorum her şeyi.. ama olmuyor.. unutamıyorum..

Ne anılarımı, ne çocukluğumu.. ne de çocukluk anılarımın baş rolü olan yeşil gözlü, tombul yanaklı, güler yüzlü Emme’mi unutamıyorum…

ZEYCAN ATASOY

15:29

05/03/2012

Çengelköy / İstanbul

0 yorum

Başkent Ekspresi

Bu günlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara… Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey… Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. her şeyi, herkesi götürdün demektir.. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. Ama olmuyor. Hani kendimizden razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız “kalk gidelim”, öbür yanımız “otur” diyor.

Can Yücel

Bu satırları tam da bir yaz gününün ortasında okuyordum. Gitmeli dedim kendime. Gitmeli ama nereye ve nasıl ? Tamamen yalnız da çekip gitmek istemiyordum. Düşündüm taşındım yanıma iki kafadar arkadaş alayım plan yapalım dedim. En Yakın Arkadaşların Doğum Günleri yazımda bahsettiğim şimdilerde görüşmediğim Parti Kızı’nı aradım önce, buluştuk. İstanbul’un kalabalığı üstümüze doğru koşuya çıkmışken o da bana katıldı nereye gidelim diye başladık düşünmeye. İlk alternatifimiz adaya gitmekti. Ama söz konusu yaz mevsimi olunca oralar da çekilmez bir halde oluyor diye direk eledik. Şile taraflarına gidelim dedik ama otobüsle ya da arabayla bir yolculuk yapmak istemiyorduk.

Konservatuar sınavları için Kocaeli’ye gittiğim yıllar geldi birden aklıma ve “Trenle Esşikehir’e gidelim !” dedim. Hemen Aslı’yı aradım. Telefonu açmasını beklerken içimden “Ne olur iki gün sonra uçuşu olmasın ve gelebilsin !” diye geçiriyordum. Beş dakika kadar konuştuk ve planımıza dahil oldu :)

Evet planımız belliydi. Sırt çantalarımızı alıp iki gün sonra Haydarpaşa’da buluşacaktık. Hiç birimiz daha önceden Eskişehir’e gitmemişti. Dahası orada bir tanıdığımızda yoktu ve bu bizde ayrıca bir özgürlük duygusu aşılıyordu. İnternete girip herhangi bir araştırma da yapmadan iki günü heyecanlı bir bekleyişle geçirdik.

Ve buluşma günümüz geldi çattı. Önce ben geldim gara. Bir sigara yaktım ve uğruna savaşlar verilen şehir İstanbul’u izlemeye koyuldum. Derken Parti Kızı geldi. Aslı’yı beklerken, o zamanlar hayatımda dolanan erkeğin dedikodusunu yapmaya başladık. Saatin nasıl geçtiğini pek anlamamış olacağız ki yapılan anons bizi kendimize getirdi. Hemen gidip tren saatine baktık. Bir sonraki trene binsek bütün planımız alt üst olacaktı. Yaklaşık on beş dakika sonra kalkacak olan ilk ve son trenimize binmek zorundaydık. Ardarda Aslı’yı aradım acele etmesi için uyardım. Allah’tan hemen geldi. Biletlerimizi almak için gişeye gittik. Aramızda bir tek Parti Kızı’nın pasosu vardı. Bilete fazladan para da vermek istemiyorduk. Gişe memurunun anlayışına dahil olup öğrenci tarifesinden üçümüzde faydalandık ve biletlerimizi alıp trenimize doğru yol aldık. 

       

Ben bir sigara daha tüttürdüm ve hafif hafif hareketlenmeye başlayan çuf çufumuza atladık !

Evet İstanbul’u terk ediyorduk. Ertesi gün yine aynı saatte burada olacak olmamıza rağmen, sanki bir daha hiç dönmeyecekmişiz gibi bir duygunun esiri olmuştuk. Üç kişilik bir yolculukta genelde bir kişi sap oturmak zorunda kalır. Bizim kızlar henüz yeni tanıştığı için onları kaynaşsınlar diye yan yana oturttum. Tren Haydarpaşa’dan çıkarken kendimizi tam da o izlediğimiz gençlik dizilerinden birinde hissediyorduk. Hem biletimde bile “genç” yazıyordu daha ne olsun :) biraz dedikodu, bolca kahkaha derken bir şeyler içme isteğimiz geldi tabi. Şanslıydık ki trenimizde restaurant vardı. Hemen gittik kurulduk bir masaya. Menüyü elimize aldığımız gibi yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Çünkü; alkol vardı ! Hep hayalimdeki gibi tren yolculuğumu içe içe yapabilecektim. Biz Aslı’yla iki yengeç burcu bu havaya kapılıp birer bira söyledik. Parti Kızımız bize karnında hafif bir ağrısı olduğu için katılmadı.

      

Tren yolculuklarını hep daha samimi bulmuşumdur. Sanki oradaki insanların hiç biri kötü değil, sanki herkes içtendi. Bu yolcuğumuzda da öyle olmuş olacak ki, ineceği durağa gelip de inen bir genç dönüp bize el sallamayı ihmal etmedi mesela :) içkilerimizi içtikten sonra vagona geri döndük. Daha iki-üç saat vardı Eskişehir’e. Bildiğimizden değil, yolculardan duyduğumuz kadarıyla öyle olmalıydı. Vakit geçirmek için kendime yengeç anaçlığına tutunup bir bebek buluverdim. Sağolsun kendisi yeni yeni yürümeye başlıyordu. Bütün vagonu boydan boya beraber yürüdük durduk. Bizim kızlar isyan etmek üzereydi ki artık sonunda tren ebediyen durdu. Geldiğimizi insanların yine konuşmalarından anlayıp iniverdik.

Trenden ilk indiğimizde kendi adıma söyleyebilirim ki inanılmaz bir boşluğa düştüm. İçimden bir ses “Eee şimdi ne yapacağız?” diyordu. Aylak aylak yürümeye başladık. İnsanların gidiş istikametine doğru bizde yolun solunu seçmiş yürüyorduk ama belki de bizim sağ tarafa doğru gitmemiz gerekiyordu. Ne önemi var ki ? Nasılsa yetişmemiz gereken bir yer ya da yapmamız gereken herhangi bir şey yoktu. İşte bu duygu yolculuğumuzun genel duygusuydu. Hiç bir şeyi yapmak zorunda değildik ve kafamıza o an ne eserse yapabilirdik ! Bir süre daha öylece yürüyüp sonunda ultra yakışıklı bir gencimize çarşıya nasıl gidebiliriz diye sorduk. Gönül isterdi ki genç delikanlımızda bize katılsın ama olmazdı. Üç kişilik sınırlı kontenjanımızla bu günü unutulmaz bir hale getirecektik ama tabii bunun için de çok kasmıyorduk. Ben zaten hep doğaçlama yaşıyordum hayatımı ve bugün kızlarda buna dahil oluyordu. Daha ne isterdim ! Evdekilere Parti Kızı’nda kalacağımı söylemiştim. Parti Kızı’da bizde kalacağını söylemişti. Aslı dünyanın bir ucuna ertesi gün uçma potansiyeli olan bir hostes olarak bu konuda rahattı. Neyse sonunda çarşıya ulaşabildik. Sanki bir büyük Nişantaşı sokağında dolaşıyor gibiydik ya da Taksim. Ortasından tramway geçiyor oluşu pek tatlıydı doğrusu. Bir kaç küçük alışverişten sonra yemek yemeye karar verdik.

     

Yemek yemek için Porsuk denilen yeri yaklaşık üç kere tekrar tekrar yürüdük. İnsanların bize turist gözüyle bakmasına da aldırış etmedik. Zira gerçekten turisttik :) sonunda dişimize göre bir yer bulup Porsuk manzarasına doğru yemeklerimizi de yedik. Geldiğimizden beri bize övülen Sazova’ya gitmeye karar verdik. Çok büyük bir park varmış falan filan. E dedik buralara kadar gelmişken gidip bir görelim orayı da. Tabi bu esnada ben yön duyguma çok güveniyorum bana inanın diyerek kızları bir kaç kere hac malzemelerinin satıldığı sokaklara da sokup, antipatik tepkileri üstümüze çekmeyi başardım.

                              

Yine sora sora Sazova’ya giden dolmuşları bulduk, atladık hemen atladık bir tanesine yaklaşık on beş yirmi dakikalık yolculuktan sonra hedefimize ulaştık. Ama hiç de umduğum gibi bir yer değildi burası. Tabiri caizse tam bir kel aynak bölgeye gelmiş bulunmaktaydık. Önce pek hoşlanmadım. Ama sonra bahsettikleri parkın girişindeki yola girince içim resmen huzur buldu. Yol boyu upuzun ağaçlar vardı. İnsan kendini çizgi filmde gibi hissedebilirdi burada.

     

İçeriye girerken, “Ulan giriş parası almasınlar şimdi bizden, akşama daha bir mekan bulup içeceğiz bir de acıkırız yine biz” soruları vardı kafamızda. Umduğumuz oldu sağ olsunlar para falan almadılar ve içeriye girdik. Tabi hiç umduğumuz gibi değildi büyük şok olduk. Resmen kocaman yapay bir göl vardı önümüzde, yemyeşil çimenler ve oyun alanları. Çocukluğumuza dönmek için bundan iyi fırsat olamazdı. Oradan oraya koşup her şeyi keşfettik, deliler gibi eğlendik oynadık ! Arkamızda bir fon müziği olarak Athena şarkısı eksikti. Resmen en samimi en çocuk en tatlı klibimizi çekiyorduk hafızalarımıza ! Önümüzde bir şato duruyordu tüm ihtişamıyla gidip okuduk henüz inşaatı tamamlanmamış ama Türkiye’nin bütün kulelerini barındırıyormuş içinde Galata’sından tutunda Bitlis’te Beş Minare’ye, Kız Kulesi’ne kadar.

     

Sonunda ayakkabılarımızı da çıkardık, yayıldık çimenlere. Ben yazdığım bir yazıyı okudum kızlara. Ortama uygun olsun diye de Pinhani’den bir kaç müzik açtık, yaktık sigaraları anının tadını doya doya çıkardık ! Yetmedi ben en son ayrıldığım sevgilimin taklidini yaptım ! Sanırım o an gerçekten en öte eğlendiğimiz andı. Taklidin kalıntısı olan bebek yerine kullanılan “vevek” kelimesi bütün gün dilimize dolandı. Bir kaç saat geçince rüzgar acayip esmeye başladı. Evet Eskişehir’in bir diğer özelliğini daha anladık ki bir gün içinde dört mevsimi yaşatabiliyordu size. Eşyalarımızı topladık ve Eskişehir akşamlarına akmak için bu güzel doğal parkla vedalaştık.

     

Artık daha emindik yürüdüğümüz yollardan. Çarşıyı kolaylıkla bulduk. Oturduk yine Porsuk’a karşı bir yerde bir şeyler atıştırdık. Kafede çalışan çocuk sağ olsun bize akşam gidip eğlenebileceğimiz yerlerden bahsetti. 222 denilen yer nedendir bilinmez, ilgimizi çekti. Gidelim görelim dedik. Bu arada saat akşam 20:00 olmak üzereydi. Geri dönüşü nasıl yapsak, buralarda nerede kalsak diye düşünüyorduk. Sonunda gidip gece en son trene bilet almaya karar verdik. Tekrar gara döndük biletlerimizi aldık.

Sonra gideceğimiz mekanı yine sora sora aradık bulduk. Mekanın önüne geldiğimizde, hiç kibarlık yapamayacağım şimdi gerçekten “göt” olduk ! Bildiğin Kuruçeşme’de bir mekana giriyormuşuz gibi güvenlikler kocaman kapılar falan. E bizim üstümüzde günlük kıyafetler yanımızda turist çantaları. İçeri girmek de çok istiyoruz. ne yapsak ne etsek derken, Parti Kızı önden gitsin güzelliğiyle güvenliği alt etsin bizde arkasından girelim diye plan yaptık. Ama hiç gerek kalmadı öyle bir şeye. Neden öyle garip bir görüntüsü var hiç anlamadık ama içeride bir değil, birden çok mekan varmış meğer. Bir tarafta ağır yemek yeniyor, bir tarafta da canlı müzik yapılıyor gençler oturmuş takılıyorlar.  Bizde kendimize bir masa bulduk oturduk.

Ve Eskişehir’de eğlence nasıl oluyormuş bakalım dedik. Kendimize koca bir biraver söyledik kısa sürede üç kız tükettik tabi. Gelmişken içelim dibine kadar felsefemize ihanet etmeden akabinde bir tane daha söyledik. Bu arada ben hayatımda böyle güzel canlı performans dinlemedim. Çok garip bir şekilde adam hangi şarkıcının şarkısını söylese sesi öyle çıkıyordu yanında keman çalan adamsa aynı bir efsaneydi. Şarkılar coştukça bizim de merakımız coştu tabi bu nasıl oluyor yahu diye merak ettik tanışmak istedik bu güzel müzik yapan insanlarla. Garsonlardan birine söyledik sahneden sonra gelebilirler mi tanışmak istiyoruz dedik. Müzik bitti ne gelen var ne de giden. Yanlış anlaşıldığımızı düşündük, rahatsız olduk topuklayalım dedik ama trenin kalkmasına da daha vakit var. Dışarılar da artık tekinsizleşmeye başlıyor falan derken bir çocuk geldi masamıza. Biraz konuşması aksıyor derken dikkat ettik ki baya baya aksıyor. Hafif Almancı aksanı da cabası. Bizimle tanışmak istemişsiniz dedi buyur ettik, oturdu müzikti, sanattı bir iki saat sohbet ettik. Mekan kapanacaktı artık toparlandık gara doğru giderken tabi burası Türkiye çocuk da güya iyi niyetten takılıverdi peşimize. Neyse zararsız bir insanmış ki niyetimizin farkına vardı biraz bizimle yürüdükten sonra kendi yoluna ayrıldı. Bizde doğruca istasyona gittik.

Filmlerde boşuna izlemiyoruz istasyonda uyuyan insanları ! Gerçekten geceleri istasyonlar evsizlerin yatakhanesi gibi. Tabi benim kafamda bin bir tane hikaye dönmeye başladı insanları derin derin incelerken. 17 Ağustos gecesindeydik bir de onunda verdiği ayrı bir duygusallık çöktü üstümüze. Tren resmen gelmek bilmiyordu ve sanki bütün insanların bakışı bizim üstümüzdeydi. Yine de çok aldırmadık zaten inanılmaz yorgun ama huzurlu ve mutluyduk. Sonunda siren sesi duyuldu. Atladık geldiğimiz gibi bir vagonda kendimize yer bulduk. Şüphesiz uyuyarak geçecekti bu seferki yolculuğumuz.

Gözlerimizi açtığımızda saat sabahın altısıydı ve İstanbul’a girmek üzereydik. Aslı kendini metrobüse aktarabilmek için Söğütlüçeşme’de ayrıldı bizden. Biz Parti Kızı’yla beraber Haydarpaşa’da indik. Nereden bilebilirdik ki trenle yaptığımız son yolculuk olduğunu malum şimdi bütün tren seferleri iptal ediliyor. Kadıköy’e doğru yürürken önümüze birden bir çocuk çıktı. Tabi bizim Parti Kızı’nı almaya gelen genç bir delikanlıydı bu başka kim olabilirdi ki. Onunla da vedalaştıktan sonra kendimi ilk bulduğum dolmuşa attım. Bir önceki gün evden çıktığım saatte 08:30’da evdeydim. Kafamı vurduğum gibi uyudum.

Bir kaç zaman sonra anneme anlattım maceramızı hafiften kızar gibi olduysa da eminim içinden onayladı gülümsedi bana.

İnsan gitmek istediğinde küçük de olsa kaçamaklar yapmalı. Yaşadığın an üstüne üstüne gelip seni boğuyorsa, ertesi gün gözleri açma garantinin bile olmadığı bu hayatta bağlı olduğun iplerinden kurtulmalısın.

Hayatı iyi ki doğaçlama yaşıyorum diye teşekkür ettiğim harikulade anılardan biri oldu Eskişehir macerası benim için. Her gün aynı güne uyandığınızı düşünüyorsanız, yeni bir yere gitmeyi deneyin. Hayat bazen o kadar da karmaşık değil aslında, bir zorlaştırıp karmaşıklaştırıyoruz.

Gün  içinde mesela… Küçücük gitmeler yapabilsek. Ne mümkün Sabah 9 , akşam 18. Sonra başka mecburiyetler, sıkışıp kaldık. Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı. Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz Bir ömür karşılığı, bir ömür yani. Ne saçma…

Can Yücel

      

ZEYCAN ATASOY

Çengelköy // İstanbul

20 Şubat 2012

12:20

1 yorum

İnsanın Yalnızlığıyla Kavgası

Yalnızlık ölüm gibi. Gece yarısı feryat ederek çalan telefonun ucundaki sesin sana “Yalnızsın.” deyip kapatması kadar şaşırtıcı. Yeniden dönüp yatmak zorunda kaldığın yatağın soğukluğu tabut gibi yüze çarpıcı.

Bazen trafik kazası gibi yalnızlık. Normal bir günün normal bir gün ortası saatinde gelip çarpıveriyor insanın yüzüne. Çok fazla arkadaşın da olsa, hayata dair anlatacakların ve yapacakların da olsa, eğer yalnızsan bu senin dünyanın en büyük gerçeği oluyor. Geçici mutluluklarla tatmin olamaz biri halinde garip bir uçuruma doğru sürüklüyor insanı.

Sevgiliyle çözülecek bir iş midir bu henüz tam olarak emin değilim. Ama “sevgilisizlik” bazen insanı deli edebiliyor. “Olmuyorsa Olmuyor” diye bir yazı yazmıştım geçen gün, işte orada da dediğim gibi, insan yalnızken her şeyi yapabilir. Tıpkı parasızken hırsızlık yapabileceği gibi ya da fahişelik. Çünkü; mecburiyet, insanda çözüm üreteceği anda seçimsizlikten dolayı her şeyi yaptırabiliyor. Tıpkı, yalnızken en olmadık insanlara sarılmamız, onları hayatımızın aşkı ilan edivermemiz gibi. Ama sonra o baş tacı ettiğimiz adamın yanında tekrar yalnızlığa düşünce.. işte o asıl bittiğiniz an olabiliyor.

Sevgisizlikle, sevgilisizliği de karıştırıyoruz zaman zaman. Sevgili her zaman çok da sevgi vermeyebiliyor oysa. Evet başlarken her ilişki güzel. Halk buna “balayı” diye güzel de tanım biçmiş. Ama işte o cicim ayları canımlar, cicimler bitince sevgiden falan eser de kalmıyor tabi. 

Son zamanlarda etrafımda çok sık gördüğüm bir ilişki biçiminden bahsetmeden de geçemeyeceğim. Kısıtlamalar ve sadece benimsin’ler üzerine kurulu sevgililik meselesi. Gerçekten yazarken bile kasıldım ürperdim kendimden geçtim. Abartmıyorum. Bazı insanların büyük ilan-ı aşklarla başlayan ilişkilerinde bir süre sonra yapmaktan tat aldıkları tek şey “gidemezsin, görüşemezsin”e dönüşüyor.

Böyle bilmiş bilmiş yazıyorum tabi yazması kolay. Bir de yaşayana sormalı. Eminim süper ötesi savunmaları var hepsinin, çoğu “ama seviyorum” la başlayıp, “onsuz yaşayamam”a kadar giden.

Yahu nasıl onsuz yapamazsın? Bundan önceki bilmem kaç yıllık hayatında o mu vardı sadece? Sen hep onunla mıydın be kardeşim? Hiç mi kendine güvenin yok? Kurduğun tek kişilik hayatında seni ayakta tutabilecek hiç mi hedefin olmadı? Hiç bir şeyi mi tek başına yapmaktan keyif almıyorsun? 

Evet yalnızlık dünyanın en boktan durumu. Evet yalnız uyumak, film izlemek, dışarıya çıkmak, içmek, dans etmek, evde bir hayvan beslemek zorunda kalmak, alışveriş yapmak, maça gitmek, aldığın bir şeyi ya da gün içinde olan bir şeyi aşık olduğun insanla paylaşamamak oldukça sıkıcı ve durumun tersini yapanları izlemek özenilesi. Ama daha boktanı sırf bunları giderebilmek için seni senden öte başka bir canavar haline getiren insanla yaşamak zorunda olmak.

Ben de bayılmıyorum mesela böyle güzel bir pazar günü evde spor ve bakım yaparak geçirmeyi. Ben de şuanda House dizisinin bilmem kaçıncı bölümünü, önümde sivilce yapacaklarına emin olduğum on çeşit çerezle yerken, yanımda bir de sevdiceğim olsun isterdim. Kafamıza estiği gibi inelim sahile waffle yiyelim üstüne bir şeyler içelim sigaralarımızı tellendirelim karşılıklı, hop bir telefon gelsin akşam için arkadaşlarımızla konsere ya da dans etmeye gidelim isterdim. (Aman ya yazınca da insanın canı ayrı bir çekiyor :) ) Ama ne yapacaksın işte? Olmayınca olmuyor be kardeşim !

Şimdi sırf bunları tadabilmek için boktan bir herifi hayatıma mı alayım? Biraz ön yargılı olabilirim tabi direk boktan olduğunu düşünerek. Ama bir ilişkiye başlamak öyle kolay mı?

Bir sürü ayrıntısı var bu işin. -İlişki bittiğinde neler yapılması gerekiyor? diye eğitim alınması gerektiğini savunduğum gibi ilişkiye başlarken yapılması gerekenler diye de bir eğitimin destekleyicilerindenim. Tabi gönül ister ki her şey doğaçlama gelişsin akışında güzel olsun, deniz mor gök yüzü pembe, bulutlar çizgi film karakteri çimenler de turuncu olsun. Ama yok öyle bir dünya işte şekerim yok ! Maalesef yeni dünya düzeninde her şeyde olduğu gibi ilişkilerde de iş taktik, savunma, hücum ve gol düzeneğinde ilerliyor. Öyle ben onu çok seviyorum, yok hayatımın erkeğini buldum falan filan bunların hepsi kocaaamaaan bir anneanne masalından arda kalanlar.

Öyle kapıdan içeri girdi ve ben o an aşık oldum. Sonra tanıştık hayatım değişti gibi masalların hepsi bundan çok yıllar öncesinde kaldı.

Mesela benim annemle babamın tanışması çok güzeldir. Annem işe yetişmek zorunda. Yanında da kuzeni var. Kuzeni otobüsün geleceği yok otostop çekelim diyor. Annem olmaz dur yapma demesine kalmadan önlerinden babamla babamın kuzeni bir arabayla geçiyorlar. Allah’ın işi işte ! Peh ! Babamla annem o gün tanışıyor tabi bizim ki annemin işe gitmesini engelliyor. 6 ay içinde de evleniyorlar. Mis gibi de mutluluk devamı pembe peri masalının mutlu sonu işte. 

Ama sene 1984 ! Yani geride kaldı o tüm güzel masallar.

Ya da benim inancım yeteri kadar yok oldu. Öyle de düşünebilirsiniz tabi. Sadece tavsiyem öyle ilk andan kapılıp gitmeler, hayatınızdan fedakarlıklar vermeler falan sonunda ziyan olursunuz ballarım. Şu ballarım kelimesini de hiç sevmem nereden çıktıysa! Böyle Güzin Abla tadında yazınca sivilce gibi fırlıyor sanırım abuk sabuk kelimeler.

Demek istediğim yalnızlığınızın tadını çıkar. Sokağa çık ! Zor biliyorum ama çık ve doğaya bak. Mesela fotoğraf çekmeye başla. Farklı bir gözle izle dışarıda olanları.

Öyle benim neden sevgilim yok, efendime söyleyeyim yok Tuğçe’nin sevgilisi ona sürpriz parti yapmış falanca filancaya tatil yapmaya gitmişler diye oturup evde bütün gün el alemi twitterdan facebooktan takip etmeyi, fotoğraflarına bakıp iç çekmeyi bırak. Hem nazar değdireceksin insanların mutluluğuna. Oturup birde içten içe sevineceksin değil mi? Hadi bana itiraf etmesende şuan kendine bunu itiraf et ve kurtul içindeki o kabul edemeyeceğin kötü histen.

E ben de yalnızım işte görmüyor musun? Oturdum burada sıkıntıdan yalnızlığımı yerden yere vuruyorum.

Unutma, hayatta mutlaka keşfedeceğin bir şey varken, biri de mutlaka bir gün seni keşfedecektir.

Bu son cümleyi ben değil Pollyanna Abla’nız yazdı :)

ZEYCAN ATASOY

19 ŞUBAT 2012

Çengelköy // İstanbul

17:59

0 yorum

Uçurumda Açan Mor Papatya

Uğruna savaşlar verilen şehir, hala tehlikelerle doluydu.. yüzyıllar geçmesine rağmen.. sözde modernizm dışında hiç bir şey gelmemişti buralara.. daha kalabalık ve korku doluydu artık sokaklar.. insanlar sebepsiz yere tutuklanıyor.. kadınlar, kadın dahi olamadan küçük yaşlarda tecavüze uğruyor.. suçlular yargılanmıyor.. suçsuzlar, açıklama bile yapılmadan genç yaşta aylarca hüküm giyiyordu.. özgürlük, eskisinden daha soyut bir kavramdı artık.. halk, bir hayat kazanmak uğruna, her gün bir hayatı feda ettiğini görmüyordu..

Yalnızlığının bedelini şehire ödetmek istedi bir süre.. sonra vazgeçti.. artık çıkmıyordu dışarı.. şarabını ve sigarasını almak için bile bakkalı arıyor.. çırağın yüzüne bile bakmadan kapının arasından uzatıyordu parayı.. odasına kapanıyor.. perdeleri açmıyor.. sadece yazıyor ve müzik dinliyordu..

Dinlediği her eserden, gördüğü tüm insanlardan sıkıldığı gibi sıkılmıştı.. uyumuyordu.. belki bir iki saat gözlerini kapatıyordu hepsi bu.. televizyonunu seneler önce kırmış.. içini boşaltmış ve yazdığı yazıların bir kısmını oraya yerleştirmişti.. saçlarını taramıyor.. dokunmuyordu vücudunun hiç bir yerine.. uzun tırnaklarla yazmaktan her zaman rahatsız olmuştu.. onun için sadece arada bir tırnaklarını keserdi.. üzerinde aylardır aynı mor gecelik vardı.. arada bir küçük balkonuna çıkardı sigarasını orada içip karanlık gecenin altından ay ışığını izlemeye çalışır.. üşür.. üşümeye devam eder.. ta ki aklına yazılmaya değer bir şeyler gelene kadar orada şarabını bitirirdi.. 

Bir gece yarısını daha geçmek üzereydi.. yorgun hissediyordu kendini.. yazdıklarını yenileyemiyordu.. sanki hep aynı hikayeleri anlatıyordu.. parmakları gitmiyordu kaleme, kağıda.. bu onun ölümünün, sarhoş bir külhanbeyi gibi boş sokakta attığı narasıydı.. sona yaklaştığını biliyordu.. oysa, son bir paragraf kalmıştı yazmak istediği.. artık yapamayacağını anladı.. şalını omzuna attı umarsızca.. şarabını aldı.. diğer elinde yanan sigarası.. balkona çıktı.. kadehini solmuş çiçek saksılarının yanına koydu.. sigarasını ağzına yerleştirdi.. aylardır toplu duran saçlarını açtı.. beline kadar döküldü siyah saçları.. bu kadar uzayacaklarını tahmin edemezdi.. tekrar kadehine uzandı.. uzunca bir yudum aldı.. yutmadı hemen.. ağzında bekletti.. yavaş yavaş akıttı.. boğazından her bir damlanın geçişini hissetti.. sokak zifiri karanlıktı.. kediler bile mırıldamıyordu.. her gece, şehir hayatına inat ben hala buradayım diyen baykuş bile ortalıklarda yoktu.. panjurların hepsini sonuna kadar açtı.. Ay’ı izlemek istiyordu son kez uzun uzun.. gökyüzüne baktı.. karanlık bulutlar partisi vardı.. ve ay gözükmüyordu..

Yavaş yavaş değil.. bardaktan da değil.. büyücü kazanlarından boşalırcasına bir yağmur yağmaya başladı.. bulutlar dans ediyordu.. gökyüzünde şölen vardı adeta.. ve yağdıkça ay daha tepeye çıkıyor, beyazlaşıyordu.. bir süre sonra gözleri kamaşmaya başladı.. şarabını tazeledi.. şimşek seslerinin arasından bir melodi duyuldu önce.. sonra daha da yükseldi.. yağmur devam ediyordu aralıksız.. bu çalan melodiyi daha önceden duymadığına yemin edebilirdi.. aylar sonra ilk defa heyecanlanmıştı.. rüzgara karşı koyamayan saçlarını gözlerinin önüne geliyor, gördüğü eşsiz manzarayı yok etmeye çalışıyordu.. elleri titremeye başladı.. ruhunun yenilendiğini hissediyordu müzik yükseldikçe.. bulutlar neredeyse yok olmak üzereydi.. ve ay artık en tepedeydi.. yağmur durdu.. gökyüzü mosmordu şimdi.. ve Ayın da üstünde bir yerlerde bir orkestra belirdi.. melekler kadar beyazdı enstrümanları, kıyafetleri.. hayalimdeki periler orkestrası olmalıydı bu diye düşündü.. 

Müzisyen perilerin içinden en önde duranı, yavaş yavaş ona doğru yaklaşıyordu müziğiyle.. elini uzattı.. tereddütsüz buluştu kadınla adamın elleri.. o gece şehrin unutulmuş sokağındaki evinin balkonundan usulca uzandı göğe doğru.. ardından yazdığı bütün yazılar da evin bütün camlarından önce dışarı.. sonra yukarı uçtu.. 

Bir daha kimse o yalnız kadından haber alamadı…

Geride bıraktığı sadece balkonda solmuş çiçek saksılarının yanında duran bir kadeh kırmızı şarap ve o gece açan mor bir papatyaydı..

ZEYCAN ATASOY

25 ARALIK 2011

ÇENGELKÖY /İSTANBUL